10 Ekim 2022 Pazartesi

BAUMAN - 2

 ZYGMUNT BAUMAN - 1

 

Bu makalede, Zygmunt Bauman’ın sosyolojisinde asli konumda yer alan birtakım fikirleri hem onun temel metinlerine dayanarak hem de bir postmodern sosyolojinin oluşumuna katkısı açısından ana hatlarıyla ele almaktayım. 

Bauman’ın çalışmasına yönelik geliştirdiğim eleştiri ise yalnızca sorgulamaksızın kabul ettiği modernist bir ‘sosyal olan’ düşüncesine değil, bunun aynı zamanda açıkça postmodern bir sosyoloji kurma girişiminin de altını oyması üzerinde yoğunlaşır. 

Onun temel metinleri hala pek çok özgün iç görü içerir, ancak bunlar, dünya hakkındaki düşüncelerinin üzerine bir cila olmak dışında pek de bir şey sağlamayan postmodernist soyutlamaları kullanmayı gerekli kılmaz.

 

ZYGMUNT BAUMAN Kimdir?

Anthony Giddens’a göre, Zygmunt Bauman postmodernizmin teorisyenidir.

 Polonya’da doğmuş olan Zygmunt Bauman,  1970’de Leeds Üniversitesi’nde Sosyoloji Profesörü olmadan önce, Tel Aviv Üniversitesi de dâhil bazı üniversitelerde sosyoloji eğitimi vermiştir. 

Şimdilerde ise Leeds Üniversitesi’nde Emekli Sosyoloji Profesörü’dür. 

Şu anda 70’li yaşlarında olmasına rağmen kitaplar, makaleler ve eleştiri yazıları yazmayı sürdürmektedir.

 Kitapları; Modernlik ve Müphemlik (1991), Postmodernite Söylemleri (1992), Ölümlülük, Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri (1992), Postmodern Etik (1993), Parçalanmış Hayat (1995) ve Postmodernite ve Hoşnutsuzlukları (1997)’nı içerir. 

Bunun yanı sıra, özgürlük, kültür, sosyolojik düşünmek ve Holocaust üzerine de yazılar kaleme almıştır.

Postmodernite ve Hoşnutsuzlukları kitabında yer alan bir dizi deneme, Zygmunt Bauman’ın erken dönemki çalışmalarında sunduğu pek çok temaya dayalı olarak geliştirilmiştir.

 Bilhassa, postmodern dünyanın sürekli ve indirgenemez belirsiz bir hisse sahip olduğu düşüncesi…

 Postmodern bireyler ‘gelecekle ilgili her şeyde süre giden belirsizliğe dair sancı ve ıstırap hissi taşırlar’.

 Modern öncesi bireylerin ise doğumdan ölüme kadar planlanabilen ve pek az sürpriz veya belirsizlik içeren bir yaşamları vardı. 

Modern öncesi dünyadaki başlıca belirsizlik bir bireyin kendi ölüm zamanıydı. 

Modern dünyada ise bireysel kimlik belirsizliğin önemli bir kaynağı haline geldi; bireyler bu çağda hem kendilerine hem de başkalarına şunları sorar oldular: ‘Doğru bir seçim mi yaptım?’ ve ‘Ben normal miyim?’. 

Modern dünya bu arayış içerisindeki sorulara yanıt vermek amacıyla, insanları kendine çekebilen bir dizi fikir ve ideoloji sağladı. 

Ayrıca, insanlar yanıtları temin etmek için örgütlü dine de güvenebilirdi.

 Bauman, Abraham Maslow’dan alıntı yaparak, modern dünyaya ilişkin şunu ileri sürer: ‘Örgütlü din, zirvede olmayanları zirve deneyimiyle iletişime geçirme çabası olarak düşünülebilir’.

Aksine, postmodern dünya da ise zirve deneyimi, köklerini tüketicilik inancında yeşertmektedir.

Geçen on yıllar içerisinde, Zygmunt Bauman’ın postmodern durumun sosyolojik izahatına yönelik katkısı, birbirleriyle ilişkili olan iki kısma ayrılabilir: postmodern durum içerisinde bir entelektüeller sosyolojisi ve ‘Modernite’den tamamen farklı bir ‘uygulanabilir toplumsal sistem’ olarak postmodernitenin sosyolojisi.

İddiam şudur ki; postmodern durumda bizler, sanki sosyal olanın dağılmakta olduğunu hissediyoruz. 

Diğer bir ifadeyle, insanları topluluk içerisinde birbirine bağlayan evrensel bağlar artık sorgusuz sualsiz kabul edilmiyor. 

Yeni bir sosyal oluşum, dünyayı ve bu dünyadaki yerini anlamlandırma girişiminde bulunan bireysel konumdaki insanların rastgele eylemleri tarafından oluşturularak kendisini açığa çıkarıyor.

 

‘SOSYAL OLAN’ NEDİR?

‘Sosyal olan’ bütünleşmiş bir ahlaki toplulukta bir araya gelen insanlar arasındaki bağlara göndermede bulunur ve modernitenin yegâne temelidir.

 ‘Sosyal olan’a ilişkin kavrayışımız moderniteyle birlikte ortaya çıkar. 

Bu düşünce, politik ve ahlaki dili kapsamına alarak modern yaşamın bütün veçheleriyle ilişkiye girer ve nüfuz düzenlemesi içerisindeki birtakım idari müdahalelere dayandırılır. 

Bu, Zygmunt Bauman’ın evrensel bir devlet-idaresi kimliği olarak sözünü ettiği şeydir; diğer bir ifadeyle, bireyler kendi aralarındaki her türlü farklılığı yok etmek için planlı, kontrollü ve rasyonel bir devlet eylemleri setine göre kendi kendilerini manipüle ederler.

 ‘Sosyal olan’ kavramı ulus, ırk, kültür ve kişilik düşüncesini öne sürer. 

Bu, kamusal ve özel, ‘içeridekiler’ ve ‘dışarıdakiler’ arasındaki ayrımları oluşturmak için de kullanılır. 

Bu nedenle ‘sosyal olan’, denetlenilme gereksinimindeki sınırlara veya ekonomik, biyolojik, coğrafi ve politik bir doğaya sahiptir. 

‘Sosyal olan’ düşüncesi hem doğal hem de rasyonel görünen özel alana idari müdahaleler yapar. 

Aynı zamanda, disiplinci uygulamalar normal olarak görüldüğü için modernite içersindeki iktidar ilişkileri şeffaf görünür ve modernitenin iktidar yapıları içersindeki disipline de yüksek derecede meşruiyet bahşedilir.

Yasa Koyucular ve Yorumcular kitabında Bauman, modernitenin yeni bir devlet iktidarı formuna yol açan Aydınlanma ile ortaya çıktığını açıklamıştı.

 Burada devlet yerleşik bir modele göre toplumu organize etmek amacıyla kaynakları bir araya getirerek onların denetimini sağlar. 

Entelektüelin rolü de bu tür bir toplumsal model için destek üretmek ve devlet faaliyetini doğru ve meşru olarak haklı göstermekti. 

O halde Modernite şu anlama geliyordu: ‘düzenli bütünlük’, ‘kontrol’, ‘planlama’ ve ‘doğaya hâkim olma’. 

Postmodern dünyada ise tek bir ‘sosyal olan’ düşüncesi yerine, pek çok ‘sosyal olan’ düşüncesi; tek bir toplumsal model yerine, çok sayıda toplumsal model ve tek bir entelektüel dünya görüşü yerine, çok sayıda entelektüel dünya görüşü mevcuttur. 

Modern dünyadaki entelektüelin rolü –Bauman’ın bakış açısından hareketle yasa koyucuların rolü- şeylerin ‘doğal düzeni’ hakkında doğru yanıtlar vermekti. 

Buna karşılık postmodern durumda ise entelektüelin rolü, orijinal anlamı mümkün olduğunca az tahrip etmeyle beraber bilinmeyen kültürlerin anlamlarını kendi terimlerimiz içersinde daha anlaşılır kılarak, bireylerin diğer dünya görüşlerini kavramasını sağlamaktır, diğer bir ifadeyle ‘yorumcu’ olmaktır.

Bauman şunu öne sürer: Günümüz toplumundaki tüketici tutumu (tüketici piyasasına bağımlı bir tüketici özgürlüğü) aynı anda hem yaşamın bilişsel ve ahlaki odağı ve toplumun bütünleştirici bağı hem de sistematik yönetimin merkezi konumu içinde sürekli bir şekilde hareket halindedir.

Bu, Bauman’a göre, ‘toplumsal sistemin tam anlamıyla gelişmiş, geniş kapsamlı ve uygun bir modeli’ olarak postmodernitenin en önemli özelliklerinden birisidir.

Modern dünyada entelektüeller egemen sınıfların veya egemen grupların iktidarını meşrulaştırmak için asli bir konumdaydı. 

Postmodern durumda ise böyle bir meşrulaştırmaya ihtiyaç yoktur, çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, böyle bir meşrulaştırma ‘piyasa bağımlılığı’ aracılığıyla gerçekleştirilmektedir; düzensiz bir piyasa içerisinde tüketicileri büyüleme ve baskı altına alma, onları ‘zevk’ aldıklarına inandıkları şeyleri satın almaya yönlendirir. 

Böylece, tüketim postmodern durum içerisinde toplumun yeni merkezi noktası konumuna yerleşir. 

Entelektüeller ‘yasa koyucular’ olarak rollerini kaybeder ve pek çok kültürel üretim de girişimciler aracılığıyla yaratılan kitle kültürü halini alır.

Tüm bireyler bütünüyle tüketici toplumuna dâhil edilmeyi arzu ederler. Başarılı olamayanlar ise (yapısal olarak işsiz, alt sınıftakiler vs.) kısmen suç işlemeye doğuştan meyilli olmalarından ötürü yanlış seçimler yapan sıradan insanlar olarak, daha yerinde bir deyişle, kusurlu tüketiciler olarak görülür. 

Bu kusurlu tüketiciler sadece en çarpıcı denetleme biçimini ifade eden ve Foucault tarafından tanımlanan panoptik mekanizmalar vasıtasıyla baskı altına alınmazlar. Bunun yanı sıra, yoksullar güvenlik görevlileri, alarmlar ve keskin dişli köpekler tarafından alışveriş merkezleri ve buna benzer tüketici hazzı alanlarından da uzak tutulurlar.

Bu durum, toplum içerisinde cereyan eden diğer önemli değişimleri açığa çıkarır; özellikle Bauman, devletin artık meşrulaştırmaya yönelmediği için, sosyal yaşamın kültürel alanından koptuğunu öne sürmektedir. 

Bu nedenle artık devletin entelektüellere de gereksinimi kalmaz.

Bauman, ilk olarak Garfinkel ve Schutz’un yorumlamacı sosyolojileri üzerine inşa edilmiş bir ‘postmodern sosyoloji’ yaratma girişiminde bulunur. 

Bunun nedeni ise, Bauman’ın, sanat yorumunu sanatsal alanın dışındaki fenomenlerin postmodern bir yorumu için bir model olarak düşünmesi ve Garfinkel ve Schutz’un Bauman’ın tam da aradığı bu yorum biçimini sunmasıdır. 

‘Sanatın Anlamı ve Anlama Sanatı’ denemesinde Bauman’ın açıkladığı gibi: Öyle ki, sanat ve sanatsal olmayan gerçeklik -anlam-yaratıcıları ve anlam-taşıyıcıları olarak- anlamların eksikliği ya da fazlalığıyla aynı anda kutsanılarak/cezalandırılarak tanınmış bir dünyada aynı temel üzerinde hareket eder. 

Yaşam deneyiminin bütün alanları üzerinde yükselen ve orada bu yaşam deneyiminin bütünlüğünün görülebildiği, ana çizgilerle belirtilebildiği ve örnek alınabildiği üst bir nokta artık bulunmaz, öyle ki bazı anlamlara gerçek olmak bahşedilirken, diğer bazılarının yanlış ve hayal ürünü olarak maskesi düşürülebilir. 

Böyle bir dünyada, tüm anlamlar savunu ve tartışmaya, yoruma ve yorumun yenilenmesine yönelik çağrıları geçerli kılan ifadelerdir; hiçbir anlam kesin olarak oluşturulamaz ve hiçbirisi bir anda şüphe götürmezliği sağlayamaz.

Bauman’ın daha erken dönemki bir çalışması olan ‘Sosyoloji ve Postmodernite’ye bakarak da bu benzerliği görebiliriz: Postmodern sosyoloji başlangıçtaki itici gücünü, toplumsal gerçekliğin yerel hassaslık ve kırılganlığını, ‘yalnızca’ söyleşiye dayalı ve uylaşımsal temellere sahip olduğunu, müzakere edilebilirliğini, sürekli işlerliliği ve telafisi mümkün olmayan bir belirlenim altındalığını (under-determinaton) açığa çıkarmayı tasarlayan Garfinkel’in yöntemlerinden almıştır.

Bauman, postmodern bir sosyolojinin ilgi alanını açıklamaya devam eder:

…muteber bilgi de dâhil genel olarak bilginin temelini araştırma; bilginin ‘itibar’ının sosyal olarak (toplumsal bir biçimde) belirlendiği ve başka türlü elde edilemez olduğunun kabul görmesiyle birlikte, öncelikle sosyolojik bir girişim olarak ortaya çıkmıştır. 

Böylelikle, felsefenin geleneksel fikir ittifakının da sosyolojik bir gerekçeyle üstü örtülmüştür.

Bauman’ın aslına bakılırsa yanıldığı nokta, ‘yorumlamacı’ olan ile ‘postmodern’ olanı eşit sayması, ‘post-yapısalcı’ düşünceyi görmezden gelmekle kalmayıp, ayrıca post-yapısalcılığın temelini çürütmek için Garfinkel’in yorumlamacı yaklaşımının Anthony Giddens ve diğerleri tarafından kullanımını da göz ardı etmesidir. 

Yine de, bunlar sadece ikincil önemde detaylardır, çünkü onun son dönemki metinlerinin daha yakından bir incelemesi şunu ortaya koyar: Bauman ve bizler açısından en büyük problem, bir postmodern sosyolojinin hakikaten mümkün olmamasıdır.

Bauman’ın postmodern analizindeki odak noktası, bir habitat içersinde eyleyen ve kendini oluşturan insan failidir. 

Habitat kavramı, Bauman tarafından, matematikten türetilen bir terimle ‘kompleks bir sistem’ olarak ifade edilir ve bu sistem ilk olarak, önceden belirlenebilir değildir. 

İkinci olarak ise bu sistem kendisiyle birlikte eyleyen insan faillerinin kontrolünün dışındaki güçler tarafından kontrol edilemez. 

Bu kompleks sistem içerisinde hedef oluşturan, yöneten ve koordine eden hiçbir kurum yoktur; bu mutlak bir minimuma inmeyi zorunlu kılar. 

Bu sebepten, insan failleri veya herhangi başka bir öğe kendi işlevselliğine veya işlevsizliğine referansla tartışılamaz ve hiçbir fail, başka bir failin eylemini önceden belirli kılamaz. 

Gerçi, Bauman şu şekilde bir açıklamayı da öne sürer: …postmodern göz (yani, modern korku ve yasaklardan kurtulmuş modern göz) farklılığa neşe ve sevinçle birlikte bakar: Farklılık güzeldir ve bu, daha az iyi demek değildir.

Yine de, Bauman için, postmodernizm ‘her şeyin akış halinde olduğu’ bir durum değildir. 

Postmodern etik üzerine kitaplarında Bauman, kökeninde insan failin yer aldığı bir postmodern etiğin de sınırlarını çizmeye çalışır.

…kimi postmodernist yazarların popüler düşüncelerinin ve vecd ile ‘her şeyin akış halinde olduğu’ fikrini sahiplenerek gösterdikleri zafer kutlamalarının aksine, ahlaki fenomenler üzerinde yer alan postmodern görünüm ahlakın göreceliliğini ortaya çıkarmaz.

Benzer bir biçimde, Bauman ahlaki olanın yerine estetik olanı koyan postmodern sloganı da reddeder. 

Yine de, halen etik bir kriz söz konusudur, çünkü postmodernite içerisinde ahlaki bir şekilde nasıl davranmamız gerektiği hususunda yardım ve tavsiyelere gereksinmemiz vardır. 

Ancak bizler bu tarz bir tavsiyeyi kabul etme hususunda ise şimdiye kadar olduğundan çok daha gönülsüz bir durumdayız.

Etiğe yönelik postmodern yaklaşım, modern dünyadaki bireylerin zihinlerinde yer alan ahlaki kaygıları reddetmez. 

Ancak, etik meselelere dair, modernite içersindeki herhangi bir merkezi otoriteye dayalı buyurgan yanıtı reddeder. ‘Doğru yol’ ve ‘yanlış yol’ arasındaki basit ayrım, eylemleri bir bakışla ‘doğru’, başka bir bakışla ‘yanlış’ görmeye imkân veren değerlendirme biçimlerine tabi hale gelir. 

Bauman bizlere ‘ekonomik olarak hoşa giden’, ‘estetik olarak hoşa giden’ ve ‘ahlaki olarak uygun’ bir şekilde ayrılabilen eylem örnekleri verir. 

Modern dünya postmodern duruma doğru ilerlemiş, seküler hale gelmiş ve bireyler de dinsel dogmaya inançlarını kaybetmiştir, çünkü onların yaşamı -bir din vasıtasıyla sağlanan her türlü birleştirici görüşün, bir bireyin yaşamının bütün veçheleri için asla tatmin edici olamayacağı ölçüsünde- giderek artan bir biçimde parçalanmıştır. 

Bu noktada adım adım, kapsamlı bir ahlaki kod yaratmak ve bireylere bu kodu benimsetmek için devlet girişimi devreye girmiştir. 

Devlet eyleminin ardındaki itki, karşıtlıklar ve çözümlenemez durumlardan kurtulmuş bir zihin durumunu meydana getirmekti. 

Bu tarz bir düzenlemeden bağımsız olan insan davranışı ise sadece öngörülemez değil, ayrıca toplumsal sistem için önemli bir istikrarsızlık kaynağıydı da. 

Modern devletin bakış açısından bakıldığında, sezgi, rasyonel bir şekilde planlanan bir uygulamaya –evrensellik ilkesine- tabi olmak zorundaydı.

 Modern devletin bakış açısından modernite, zorlayıcı tarzdaki uygulamaların tesisiyle desteklenen bağlayıcı bir ahlaki kodun istisnasız kuralı olmaksızın kaosla sonuçlanabilirdi. düşer.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

KRİZİ ‘ÇOKLUK’ KAVRAMIYLA ANLAMAK: BİYOPOLİTİKA, GÜÇ VE İÇKİNLİK   Başlangıç olarak , sözlükteki karşılıklarına bakılırsa,  halk ’ın söz...