İNGİLİZ VE AMERİKAN HEGEMONYALARI - 1
YÖNLENDİRİCİ HEGEMONYADAN KURAL KOYUCU HEGEMONYAYA
HEGEMONYA
Karl
Polanyi’nin 1944 yılında yayınlanan ünlü eseri Büyük Dönüşüm şu
sözlerle başlar: “Ondokuzuncu yüzyıl uygarlığı çöktü, bu kitap bu olayın
siyasal ve ekonomik kaynaklarıyla, aynı zamanda onun yol açtığı büyük dönüşümle
ilgili”.
Polanyi
’ye göre çöken uygarlık, dört kurum üzerinde durmaktadır.
Bunların
ilki, bir asır boyunca büyük güçler arasında uzun ve yıpratıcı savaşlar
çıkmasını önleyen güç dengesi sistemidir.
İkincisi
dünya ekonomisinin daha önce görülmemiş bir şekilde örgütlenmesini sağlayan
altın standardı, üçüncüsü büyük bir maddi refaha yol açan “kendi kurallarına
göre işleyen” piyasa ve son olarak dördüncüsü ise liberal devletti.
Bu
kurumlar, varlığını 19. Yüzyılın lider ülkesi İngiltere’nin maddi, askeri,
ideolojik gücüne borçluydu.
Polanyi’nin
kitabı yayınlandığı yıl, ABD’nin New Hampshire Eyaleti’ndeki Bretton Woods
kasabasında çöken uygarlığın külleri üzerinden, ABD öncülüğünde yeni bir
uygarlık tasarlanmaktaydı.
Bu
tasarım 19. Yüzyıl deneyiminden dersler çıkarmış, kurumsal denetim araçlarıyla
desteklenmeyen, İngiliz ekonomik gücünün ve dünya çapında kurduğu iktisadi ağın
yönlendiriciliğinde neredeyse kendiliğinden işleyen İngiliz hegemonyasının
yerine, güçlü kurumsal mekanizmalarla güvence altına alınan bir ABD hegemonyası
inşa etmek üzere gündeme gelmişti.
1970’lere
kadar başarılı bir şekilde işleyen Amerikan hegemonyasının 1970’lerde gerileme
eğilimine girmesi Uluslararası İlişkiler yazınında hegemonya tartışmalarının
canlanmasına ve geçmişteki hegemonik güçlerin ortaya çıkışı ve gerilemesini
açıklamaya dönük kuramsal çabaların artmasına neden oldu.
Bu
tartışmalarda iki farklı hegemonya kavramlaştırması öne çıktı.
Bunlardan
ilki, hegemonyayı tahakkümle özdeşleştiren ve bu kavramı uluslararası sistemin
tarihi boyunca başat güçlerin (dominant powers) yükseliş ve gerileme çevrimini
açıklamak için kullanan neo-realist yazarlar tarafından
“hegemonik istikrar kuramı” çerçevesinde geliştirildi.
Bu
okulun en önde gelen temsilcileri Gilpin ve Krasner büyük güçlerin yükselişi ve
düşüşünü koşullayan etkenleri devlet merkezli bir çerçeveden tartıştılar.
Bu
düşünürlerin ortak noktası devletler arası sistemde, hegemonyayı güç, ulusal
çıkar gibi toplumsal belirlenimlerden bağımsız olarak tanımlanan kavramlarla
açıklamaya çalışmalarıydı.
Buna
karşılık düşünsel olarak Marksizm’den etkilenen bir grup kuramcı, hegemonyayı
özgül bir kavram olarak devletler arası sistemin hiyerarşik ve eşitsiz yapısını
tahakkümden daha karmaşık mekanizmalar aracılığıyla yeniden üreten bir
egemenlik biçimi olarak tartıştı.
Bu
ikinci grupta yer alan Neo-Gramsciyen kuram devletler arası alanda belli bir
devletin üstünlüğünün hegemonik olabilmesinin, bu devletin diğer devletler
üzerinde hükümet benzeri bir fonksiyon icra etme kapasite ve yeteneğine bağlı
olduğunu ve ancak bunun realist geleneğin öne sürdüğü gibi yalnızca ulusal
çıkarların bütünsel bir temsilcisi olarak kavranan devlet ekseninde
tanımlanamayacağını öne sürdü.
Buna
karşılık Neo-Gramsciyen kurama kıyasla Marksizmle ilişkisi daha dolaylı olan Dünya
Sistemi kuramı ise hegemonyayı iktisadi bir çerçevede ele aldı.
Bu
okulun önemli temsilcilerinden G. Arrighi, Dünya Sistemi kuramının hegemonya
analizine Gramsciyen bir yorum getirmeye çalıştı.
Söz
konusu iki kuramsal yaklaşım hegemonyayı zor ve rızanın bir bileşimi olarak
tanımlamalarına karşın, hegemonyanın kaynağı, oluşumu ve işleyiş
mekanizmalarına farklı perspektiflerden yaklaşmaktadır.
Neo-Gramsciyen
Kuram, hegemonyayı devlet içindeki sınıflar arasındaki ilişkileri tanımlayan
bir içerikten hareketle devletler arası ilişkilere uygularken, Dünya Sistemi
Kuramı, sınıflar yerine “dünya ekonomisi” içindeki devlet yapılarının rekabeti
temelinde bir hegemonya analizine yönelmektedir.
LUSLARARASI
İLİŞKİLERDE HEGEMONYA TARTIŞMALARI: DÜŞÜNSEL KÖKENLER
Antik
Yunan kökenli bir kavram olan hegemonya, kökeni itibariyle devletler arasındaki
ilişkileri tanımlamak üzere formüle edilmişti.
Eski
Yunanca’da öncülük etmek yönlendirmek anlamına gelen hēgeisthai’den
türetilen hegemonya kavramı, siyasi üstünlük, yönetim ve otorite anlamına
gelmektedir.
Xenophon
ve Ephorus gibi Yunan tarihçiler, Peloponez Birliği içindeki Sparta’nın lider
konumunu, site devletlerinin Pers işgaline karşı oluşturdukları Attik Delos
Birliği içinde Atina’nın yönlendirici rolünü tanımlamak için bu kavramı
kullandılar.
20.
Yüzyıla kadar devletler arası ilişkileri tanımlayan bir kavram olan hegemonya,
20. Yüzyıl başlarında Rusya’daki Marksist çevreler arasında 1905 Devrimi
sürecinde işçi sınıfının yaklaşan devrimde köylülük ile ittifakının içeriğini
tanımlayan bir kavram olarak, sınıf ittifakı içinde işçi sınıfının ideolojik ve
politik liderliğini ifade etmek üzere yaygın bir şekilde kullanıldı.
1920’li
yılların III. Enternasyonal tartışmalarında hegemonya kavramı benzer içerikte
kullanılmaya devam etti.
İtalyan
Marksist politikacı ve düşünür Antonio Gramsci, ilk taslağını 1929’da kaleme
aldığı Hapishane Defterleri’nde bu kavramı bu özgül anlamının ötesine
taşıyarak, geliştirdiği kuramsal yaklaşımın merkezi bir kavramına dönüştürdü.
Gramsci’nin Hapishane
Defterleri’nin 1970’lerde İngilizce’ye çevrilmesinin ardından hegemonya
kavramı yoğun bir akademik ilginin konusu haline geldi ve 1980’lerin başında
Gramsci’nin kuramsal mirasından hareket eden Robert Cox ve izleyicileri
tarafından Uluslararası İlişkiler literatürüne taşındı.
Öte
yandan farklı kuramsal öncüllerden hareket eden Giovanni Arrighi gibi Dünya
Sistemi Kuramcıları da hegemonya tartışmalarında Gramsci’nin zor ve rızanın
bileşimi olarak hegemonya çözümlemesinden yararlandılar.
Marksist
gelenekten etkilenen bu iki okulun hegemonya kuramlarına göz atmadan önce
uluslararası ilişkiler alanında Marksist geleneğin merkezi kavramlarından
birisi olan emperyalizm konusundaki görüşlerine açıklık getirmekte yarar var.
Neo-Gramsciyen
Okulun kurucusu Cox, emperyalizmin “birbirini izleyen farklı dünya düzeni
yapıları içinde güç ve itaatin büründüğü farklı biçimlerin ötesinde”, anlamlı
bir özünün olmadığını savunur.
Bununla
birlikte, emperyalizm kavramlaştırmasını tümüyle terk etmez; çalışmalarında
tanımladığı farklı dünya düzeni yapılarını ifade eden farklı emperyalizmler
olduğunu ileri sürer.
Dünya
Sistemi Kuramı ise, kapitalist gelişmeyi, merkez ve çevre ikiliği içinde
mübadeleye dayalı bir dünya ekonomisinin gelişmesi olarak kavradığı için, 20.
Yüzyıl başlarında Lenin ve Buharin gibi düşünürlerce geliştirilen kapitalizmin
üretim alanındaki gelişme yasalarına dayalı emperyalizm çözümlemesini reddeder.
Bunun
yerine büyük ölçüde 1960’larda geliştirilen ve dünya ekonomisini merkez çevre
ikiliği içinde ele alan Bağımlılık Okulunu izler.
Sonuç
olarak her iki okul da hegemonik güç mücadelelerini kapitalizmin gelişme
yasalarına dayalı olarak açıklamaktan kaçınır.
Ancak,
her iki okul da günümüzün eşitsiz ve hiyerarşik dünyasında güç ilişkilerinin
oluşumunu çözümlemek bakımından yararlı bir çerçeve sunmaktadır.
Özellikle
Neo-Gramsciyen Okul, uluslararası güç ilişkilerini sınıf ilişkileri, devlet
biçimleri, ideoloji ve kurumlar gibi öğelerin karşılıklı ilişkileri
çerçevesinde açıklayarak Dünya Sistemi Kuramına göre daha güçlü bir kuramsal
pozisyonu temsil etmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder