10 Ekim 2022 Pazartesi

İNGİLİZ VE AMERİKAN HEGEMONYALARI - 1

 

YÖNLENDİRİCİ HEGEMONYADAN KURAL KOYUCU HEGEMONYAYA

 HEGEMONYA

 Karl Polanyi’nin 1944 yılında yayınlanan ünlü eseri Büyük Dönüşüm şu sözlerle başlar: “Ondokuzuncu yüzyıl uygarlığı çöktü, bu kitap bu olayın siyasal ve ekonomik kaynaklarıyla, aynı zamanda onun yol açtığı büyük dönüşümle ilgili”.

  Polanyi ’ye göre çöken uygarlık, dört kurum üzerinde durmaktadır.

 Bunların ilki, bir asır boyunca büyük güçler arasında uzun ve yıpratıcı savaşlar çıkmasını önleyen güç dengesi sistemidir.

 İkincisi dünya ekonomisinin daha önce görülmemiş bir şekilde örgütlenmesini sağlayan altın standardı, üçüncüsü büyük bir maddi refaha yol açan “kendi kurallarına göre işleyen” piyasa ve son olarak dördüncüsü ise liberal devletti.

 Bu kurumlar, varlığını 19. Yüzyılın lider ülkesi İngiltere’nin maddi, askeri, ideolojik gücüne borçluydu.

 Polanyi’nin kitabı yayınlandığı yıl, ABD’nin New Hampshire Eyaleti’ndeki Bretton Woods kasabasında çöken uygarlığın külleri üzerinden, ABD öncülüğünde yeni bir uygarlık tasarlanmaktaydı.

 Bu tasarım 19. Yüzyıl deneyiminden dersler çıkarmış, kurumsal denetim araçlarıyla desteklenmeyen, İngiliz ekonomik gücünün ve dünya çapında kurduğu iktisadi ağın yönlendiriciliğinde neredeyse kendiliğinden işleyen İngiliz hegemonyasının yerine, güçlü kurumsal mekanizmalarla güvence altına alınan bir ABD hegemonyası inşa etmek üzere gündeme gelmişti.

 

1970’lere kadar başarılı bir şekilde işleyen Amerikan hegemonyasının 1970’lerde gerileme eğilimine girmesi Uluslararası İlişkiler yazınında hegemonya tartışmalarının canlanmasına ve geçmişteki hegemonik güçlerin ortaya çıkışı ve gerilemesini açıklamaya dönük kuramsal çabaların artmasına neden oldu.

 Bu tartışmalarda iki farklı hegemonya kavramlaştırması öne çıktı.

Bunlardan ilki, hegemonyayı tahakkümle özdeşleştiren ve bu kavramı uluslararası sistemin tarihi boyunca başat güçlerin (dominant powers) yükseliş ve gerileme çevrimini açıklamak için kullanan neo-realist yazarlar tarafından “hegemonik istikrar kuramı” çerçevesinde geliştirildi.

  Bu okulun en önde gelen temsilcileri Gilpin ve Krasner büyük güçlerin yükselişi ve düşüşünü koşullayan etkenleri devlet merkezli bir çerçeveden tartıştılar.

 Bu düşünürlerin ortak noktası devletler arası sistemde, hegemonyayı güç, ulusal çıkar gibi toplumsal belirlenimlerden bağımsız olarak tanımlanan kavramlarla açıklamaya çalışmalarıydı.

  Buna karşılık düşünsel olarak Marksizm’den etkilenen bir grup kuramcı, hegemonyayı özgül bir kavram olarak devletler arası sistemin hiyerarşik ve eşitsiz yapısını tahakkümden daha karmaşık mekanizmalar aracılığıyla yeniden üreten bir egemenlik biçimi olarak tartıştı.

  Bu ikinci grupta yer alan Neo-Gramsciyen kuram devletler arası alanda belli bir devletin üstünlüğünün hegemonik olabilmesinin, bu devletin diğer devletler üzerinde hükümet benzeri bir fonksiyon icra etme kapasite ve yeteneğine bağlı olduğunu ve ancak bunun realist geleneğin öne sürdüğü gibi yalnızca ulusal çıkarların bütünsel bir temsilcisi olarak kavranan devlet ekseninde tanımlanamayacağını öne sürdü.

 Buna karşılık Neo-Gramsciyen kurama kıyasla Marksizmle ilişkisi daha dolaylı olan Dünya Sistemi kuramı ise hegemonyayı iktisadi bir çerçevede ele aldı.

 

Bu okulun önemli temsilcilerinden G. Arrighi, Dünya Sistemi kuramının hegemonya analizine Gramsciyen bir yorum getirmeye çalıştı.

 Söz konusu iki kuramsal yaklaşım hegemonyayı zor ve rızanın bir bileşimi olarak tanımlamalarına karşın, hegemonyanın kaynağı, oluşumu ve işleyiş mekanizmalarına farklı perspektiflerden yaklaşmaktadır.

 Neo-Gramsciyen Kuram, hegemonyayı devlet içindeki sınıflar arasındaki ilişkileri tanımlayan bir içerikten hareketle devletler arası ilişkilere uygularken, Dünya Sistemi Kuramı, sınıflar yerine “dünya ekonomisi” içindeki devlet yapılarının rekabeti temelinde bir hegemonya analizine yönelmektedir.

 

LUSLARARASI İLİŞKİLERDE HEGEMONYA TARTIŞMALARI: DÜŞÜNSEL KÖKENLER

 Antik Yunan kökenli bir kavram olan hegemonya, kökeni itibariyle devletler arasındaki ilişkileri tanımlamak üzere formüle edilmişti.

Eski Yunanca’da öncülük etmek yönlendirmek anlamına gelen hēgeisthai’den türetilen hegemonya kavramı, siyasi üstünlük, yönetim ve otorite anlamına gelmektedir.

 Xenophon ve Ephorus gibi Yunan tarihçiler, Peloponez Birliği içindeki Sparta’nın lider konumunu, site devletlerinin Pers işgaline karşı oluşturdukları Attik Delos Birliği içinde Atina’nın yönlendirici rolünü tanımlamak için bu kavramı kullandılar.

 20. Yüzyıla kadar devletler arası ilişkileri tanımlayan bir kavram olan hegemonya, 20. Yüzyıl başlarında Rusya’daki Marksist çevreler arasında 1905 Devrimi sürecinde işçi sınıfının yaklaşan devrimde köylülük ile ittifakının içeriğini tanımlayan bir kavram olarak, sınıf ittifakı içinde işçi sınıfının ideolojik ve politik liderliğini ifade etmek üzere yaygın bir şekilde kullanıldı.

1920’li yılların III. Enternasyonal tartışmalarında hegemonya kavramı benzer içerikte kullanılmaya devam etti.

İtalyan Marksist politikacı ve düşünür Antonio Gramsci, ilk taslağını 1929’da kaleme aldığı Hapishane Defterleri’nde bu kavramı bu özgül anlamının ötesine taşıyarak, geliştirdiği kuramsal yaklaşımın merkezi bir kavramına dönüştürdü.

Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nin 1970’lerde İngilizce’ye çevrilmesinin ardından hegemonya kavramı yoğun bir akademik ilginin konusu haline geldi ve 1980’lerin başında Gramsci’nin kuramsal mirasından hareket eden Robert Cox ve izleyicileri tarafından Uluslararası İlişkiler literatürüne taşındı.

 Öte yandan farklı kuramsal öncüllerden hareket eden Giovanni Arrighi gibi Dünya Sistemi Kuramcıları da hegemonya tartışmalarında Gramsci’nin zor ve rızanın bileşimi olarak hegemonya çözümlemesinden yararlandılar.

 Marksist gelenekten etkilenen bu iki okulun hegemonya kuramlarına göz atmadan önce uluslararası ilişkiler alanında Marksist geleneğin merkezi kavramlarından birisi olan emperyalizm konusundaki görüşlerine açıklık getirmekte yarar var.

 Neo-Gramsciyen Okulun kurucusu Cox, emperyalizmin “birbirini izleyen farklı dünya düzeni yapıları içinde güç ve itaatin büründüğü farklı biçimlerin ötesinde”, anlamlı bir özünün olmadığını savunur.

 Bununla birlikte, emperyalizm kavramlaştırmasını tümüyle terk etmez; çalışmalarında tanımladığı farklı dünya düzeni yapılarını ifade eden farklı emperyalizmler olduğunu ileri sürer.

 Dünya Sistemi Kuramı ise, kapitalist gelişmeyi, merkez ve çevre ikiliği içinde mübadeleye dayalı bir dünya ekonomisinin gelişmesi olarak kavradığı için, 20. Yüzyıl başlarında Lenin ve Buharin gibi düşünürlerce geliştirilen kapitalizmin üretim alanındaki gelişme yasalarına dayalı emperyalizm çözümlemesini reddeder.

 Bunun yerine büyük ölçüde 1960’larda geliştirilen ve dünya ekonomisini merkez çevre ikiliği içinde ele alan Bağımlılık Okulunu izler.

 Sonuç olarak her iki okul da hegemonik güç mücadelelerini kapitalizmin gelişme yasalarına dayalı olarak açıklamaktan kaçınır.

 Ancak, her iki okul da günümüzün eşitsiz ve hiyerarşik dünyasında güç ilişkilerinin oluşumunu çözümlemek bakımından yararlı bir çerçeve sunmaktadır.

 Özellikle Neo-Gramsciyen Okul, uluslararası güç ilişkilerini sınıf ilişkileri, devlet biçimleri, ideoloji ve kurumlar gibi öğelerin karşılıklı ilişkileri çerçevesinde açıklayarak Dünya Sistemi Kuramına göre daha güçlü bir kuramsal pozisyonu temsil etmektedir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

KRİZİ ‘ÇOKLUK’ KAVRAMIYLA ANLAMAK: BİYOPOLİTİKA, GÜÇ VE İÇKİNLİK   Başlangıç olarak , sözlükteki karşılıklarına bakılırsa,  halk ’ın söz...