4 Aralık 2022 Pazar

 MODERN DÜNYA SİSTEMİ - 2

 

Kitap, onyedinci yüzyılda Avrupa’nın yaşadığı ekonomik, sosyal ve siyasal kriz üzerine geniş bir literatürün tartışıldığı giriş bölümü ile başlamaktadır.

 Wallerstein’a göre ise; bu dönemde tarımda görülen küçülme ve daralma kırsal emeğin ucuzlamasına ve ucuz işgücü sağlanan tekstil endüstrisinin gelişmesine yol açmıştır.

  Yazara göre, onyedinci yüzyıldaki daralma bu sebeple bir kriz olarak değil, işleyen bir kapitalist dünya ekonomisi içinde bir küçülme olarak görülmelidir .

 Onyedinci yüzyıl aynı zamanda devletlerin güçlendiği savaşların feodal beyler arasında değil devletler arasında yapıldığı bir dönemi ifade etmektedir.

 Hollanda’nın ve dolayısı ile Protestan dünyanın Katoliklere karşı zaferi ile sonuçlanan Otuz Yıl Savaşları sonunda yapılan Vestfalya Barışı aynı zamanda uluslararası ilişkilerin miladı olarak da kabul edilmektedir.

 Kitabın ikinci bölümü genel hatları ile Hollanda’nın dünya ekonomisinde ve deniz ticaret yollarında egemenliğinin oluşumunu incelemektedir.

  Hollanda 1645’de donanması ile Baltık deniz ticaretini ele geçirmiştir.

 Wallerstein, Hollanda’nın balıkçılıkta ilerlemesini “haringbuis” adı verilen denize daha elverişli, daha büyük manevra kabiliyeti olan, ringa balığı avı için daha büyük ağ kullanılmasını mümkün kılan, geniş güvertelerinde salamura yapılabilen ve bu özellikleri ile kıyıdan uzaklara açılıp 6-8 hafta denizde kalabilen balıkçı gemileri inşa etmesi ona büyük bir avantaj sağlamasına bağlamaktadır.

 Bunun sonucunda İngiltere’de Hollandalı balıkçılar İngilizlerden daha ucuza balık satmaya başlamışlardır.

 Hollandalılar tarım alanda da eşit derecede başarı göstermişler, tarıma uygun olmayan coğrafyalarında zorunluluktan toprak üretimi için mühendislikte teknolojik ilerleme kaydetmişler ve yoğunlaşmış tarıma yönelerek verimliliği arttırıcı yöntemler geliştirmişlerdir.

  Sonuçta bu yoğun tarım artan bir şehirleşme ve sanayileşmeye imkân vermiştir.

 Hollanda İngiliz rekabeti sadece balıkçılık alanında değil, tekstil endüstrisi alanında da sürmüştür.

 Boyasız ve dikişsiz İngiliz kumaşının Hollanda’da nihai ürün haline gelmesi üzerine 1614 de 1. James’i “boyasız” kumaş ihracını yasaklamıştır.

 Bunun üzerine Hollanda bitmiş ürün ihracını yasaklamış, 1. James’in cevabı ise, yün ihracını yasaklamak olmuştur.

 Sonuçta 3 yılda İngiliz kumaş ihracatı üçte bir düşmüş ve İngiltere bundan vazgeçmiştir.

 Kumaşa eklenen değerin yüzde 47’si boyama sürecinde oluşmaktaydı, bu işlem de Hollanda da yapılıyordu.

 Hollanda ayrıca gemi inşa ve gemi inşa yan sanayinde de çok ilerlemişti.

 Hem ucuz hem hızlı gemiler yapıyor hem de diğerlerinin 26-30 kürekçi kullandıkları gemilerde 18 kürekçi ile gidecek tarzda inşa ediyorlardı.

 Böylece mürettebatı hem daha ucuza hem de daha iyi besleyebiliyorlardı.

 Bu özellikleri yanında Amsterdam onyedinci yüzyılda dünyanın en büyük bankacılık ve finans merkezi haline geldi.

 Üniversitelerin kalitesi ile de beyin göçü çeken Hollanda Descartes, Locke ve Spinoza dahil bir çok aydını ülkeye çekmiştir.

 Bu durum Hollanda’nın 1672 deki çöküşüne kadar devam etmiştir.

 1672 de Hollanda Fransızlarca işgal edilir.

Bu Hollanda da Cumhuriyet rejiminin de sonunu getirir.

 Artık yükselen güç İngiltere’dir.

Hollanda’da ücretler ve vergiler yükselmiş, İngiltere’de ise işçilerin durumu kölelik seviyesinde kalmıştır.

 Yükselişi sağlayanlardan biri de budur. 1651 denizcilik yasaları da İngiltere’ye denizlerde güçlenme imkânı sağlamıştır.

 Tahıl fiyatları düşmekte, küçük çiftçilik yerine toprakları kiraya vermek ve büyük çiftlikler karlı hale gelmeye başlamıştır.

 İngiltere’de 1660-1750 arasında küçük çiftçilik ortadan kaybolurken Fransa’da küçük mülkiyetin uzun süreli egemenliği tarımsal geri kalmışlığı güçlendirmiştir

  Ayrıca İngiltere’nin içeride yeterli bir pazarının olmaması avantaja dönüşmüştür. Wallerstein’a göre belki de esas mesele Fransa’nın ekonomik olarak İngiltere’den çok daha iyi olmasıydı .

 Wallerstein Batı ve Kuzey Avrupa’da kapitalistleşme yaşanırken çevre ülkeler olan Orta ve Doğu Avrupa’da neler yaşandığını inceler.

 Polonya ve Macaristan başta olmak üzere bu ülkelerde hayvan ve tahıl fiyatlarının düştüğünü ekonomilerin durgunluğa girdiğini tespit eder.

  En kötü duruma düşen de köylülüğün durumudur.

 Wallerstein onyedinci yüzyılda İspanya, Portekiz ve İtalya’nın yarı çevre ülke olmasını incelediği çalışmada, bu ülkelerde tarımsal ürün fiyatlarındaki düşüşle beraber nüfuslarının azaldığını belirtir.

 Portekiz Brezilyayı Hollanda’ya kaptırmış, Jamaika İspanya’dan İngiltere’ye geçmiştir. Portekiz İngiltere’den iki misli daha fazla ithalat yaparken, ihracatı sadece yüzde 40 artmıştır.

  Portekiz İngiltere ile olan ticaret dengesini Brezilya altını ile sağlıyordu.

 Wallerstein bu durumu Portekizli tarihçi J.P. Oliveria Martins’dan şöyle aktarır; “Brezilya altını Portekiz’e sadece uğruyor ve İngiltere’nin bizi beslediği ve giydirdiği un ve tekstil ürünlerini ödemek için İngiltere’ye demir atıyordu”.

Onaltıncı yüzyılda parlak sömürgeciler olarak altın ve gümüşü kontrol eden İber devletleri onyedinci yüzyılda kuzeybatı Avrupalı kapitalistlerin aktarma kayışlarına dönüşmüşlerdi.

 Bakırda ve bilhassa demirde bir kraliyet tekeli yaratan ve onyedinci yüzyıla kadar bir Alman sömürgesi olan İsveç, güçlü demir sanayi ile güçlü bir donanma yaratabilmiş, İspanya ve Portekiz gibi yarı çevre ülkeler arasına girebilmiştir .

 Wallerstein Rusya’nın 1. Petro’dan itibaren gelişimini inceler.

 Prusya ve Avusturya’yı karşılaştırır.

 Danimarkanın onyedinci yüzyılda niye bir çevre ülkesi olarak kaldığının ardındaki sebepleri araştırır.

 Fransa 1689’da denizde İngiliz donanması kadar güçlü iken 1694’deki deniz savaşında İngiliz donanmasına yenilmiş, denizlerin kontrolü İngiltere’ye geçmişti.

 İlginç olan ise bu olaydan sonra İngiliz sigorta şirketlerinin Fransız gemilerini denizde İngiliz savaş gemilerine karşı sigortalamalarıydı.

 Sigorta şirketlerinin bu tavrı İngiliz parlamentosuna götürülmesine rağmen, parlamento bu uygulamayı yasadışı ilan etmeyi reddetmiştir.

 Kitabın kapsadığı 1600-1750 arası dönem aynı zamanda merkantilizm çağıdır.

 Wallerstein’e göre, İngiltere ve Fransa onsekizinci yüzyıl başında merkantilist idi.

 Ancak Fransa merkantilizmi askeri genişleme politikasında kullanırken, İngiltere bunu ekonomik büyümenin hizmetinde kullanmıştır.

 Onsekizinci yüzyılda İngiltere’nin dünya ekonomisindeki merkezi konumu artarken Fransa’nın azalmıştır.

 Wallertein’e göre bunun sebebi Fransız devletinin İngiliz devleti kadar güçlü olmamasıdır.

 ( Merkantilizm: 16. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın ilk yıllarına kadarki 300 senelik bir dönemi kapsayan ve ithalatı kısıtlayıp, ihracatı teşvik ederek güçlü ve zengin bir devlet inşa etmeyi amaçlayan iktisadî milliyetçiliktir. )

 Millî zenginlik ve gücün, ihracatı yükselterek bunun karşılığında değerli madenler elde etmeye paralel olduğunu iddia eder.

 Ulusların Zenginliği adlı eserinde Adam Smith korumacı dış ticaret politikalarını şiddetle eleştirirken, bu döneme “Merkantilizm” adını vermiş ve bu o günden bu yana geniş kabul görmüştür.

 Durgunluk döneminde üç büyük güç (İngiltere, Fransa ve Hollanda) arasındaki ticari rekabet, tahıl ticaretini iyice zayıflatmıştır.

 Ticari gücü elde etmek için yapılan deniz savaşları yeni ithal ürünlerini belirleyecektir.

  Bunlar gemi malzemeleri ve demirdir.

 Demir yataklarına sahip olan İsveç yarı-çevre konumuna gelecektir.

 Onyedinci yüzyıla kadar bir Alman sömürgesi durumunda kalan İsveç demir endüstrisi sayesinde merkantilist politikalar izlemeye başlayacaktır.

 Wallerstein’in diğer Modern Dünya Sistemi kitapları gibi bu kitabında da her sayfanın neredeyse yarısı dip notlarla dolu olduğu görülmektedir.

 Wallerstein çok fazla kaynak, bir çok rakam, istatistik vb kullanmaktadır.

 Birinci ciltten alıştıysanız sorun olmayacaktır.

 Ama ilk bu ciltten okumaya başlamışsanız bir müddet sonra dip notlar yorucu gelmeye başlayabilir.

 Dünya ekonomisini merkez, yarı çevre ve çevre ülkeler üzerinden inceleyen Wallerstein’e göre merkez ülkelerin kurduğu bir sistemle kaynaklar çevre ve yarı çevre ülkelerden merkeze akmaktadır.

 Wallerstein bir ülkenin merkez, çevre veya yarı çevre haline gelmesini çoğunluk olarak devletin gücü, siyasi yapısı vb. gibi üst yapı kurumları ile izah eder.

 Ancak Wallerstein’da ülke içi sınıf çatışmalarına değinilmediği gibi kültürel farklılıklara atıf neredeyse hiç yoktur.

 Robert Brenner haklı olarak onu merkez ve çevre ülkelerin iç sınıfsal ilişkilerini ihmal etmekle suçlamaktadır.

 P. Thomson’a birkaç atıf varsa da bu birkaç acınası işçi köleliğine değinmeden öteye gitmemektedir.

 Wallerstein daha çok Annales okulu düşünürlerine en fazla da Fernand Braudel’e atıf yapmaktadır.

 Bu onu demografik yapı, üretilen tahıl miktarındaki değişimler ve işçi ücretleri gibi sayısal değerlerin incelenmesi ile sınırlı tutmakta, ticaret ve kentlerin gelişimine H. Pirene ve Swezzy gibi çok önem verirken, feodalizmin yıkılışında köylünün üzerindeki sömürünün artmasına fazlaca değinmemektedir.

Charles Ragin ve Daniel Chirot’un eleştirileri ise benzer nedenlerle çevre veya yarı çevre durumuna düşmüş ülkelerden bazılarının neden yüz yıl sonra merkeze yaklaştığı, diğerinin ise yarı çeper durumundan kurtulamadığıdır.

 Buna örnek olarak İsveç, Danimarka ve İspanya’yı göstermektedirler.

 Yine onlara göre tarihin akışı böyle toptancı bir teori ile açıklanamayacak kadar karışıktır.

Bütün bu eleştirilere rağmen Wallerstein’in Modern Dünya Sistemi kitapları keyifle okunuyor, devamını beklediğimiz bir belgesel veya dizi gibi merak uyandırıyor.

 Bu sebeple, ben de sizin gibi bir an önce 3. cildi okuyup sanayi devriminin modern dünya sistemi üzerindeki etkilerini, Fransız Devrimi’nin Wallerstein gözünden hikayesini, Rusya, Osmanlı İmparatorluğu ve Hindistan’a doğru genişleyen dünya kapitalizminin bu coğrafi genişlemeden nasıl etkilendiğini okuyup, görmek istiyorum.

 İncelenecek üçüncü ciltte ise, sanayi devriminin üretim süreçlerine etkileri, İngiltere’nin modern üretim tekniklerini ve donanmasını kullanarak kurduğu hegemonya ve sebep-sonuçları ile Fransız devrimi analiz edilmektedir.

 Bu kitapta ayrıca Rusya, Hindistan ve Osmanlı imparatorluğu gibi ülkelerin modern dünya ekonomisine, yani dünya kapitalist sistemine katılmaları konu edilmektedir.

 Kitap, onsekizinci yüzyılın son evresinden başlayarak İspanya, Portekiz, İngiltere ve Fransa’nın Amerika kıtasından çekilmesinin incelenmesi ile son bulmaktadır.

 Bu kitapta da son yüz sayfa kaynaklara ayrılmış ve nerdeyse her sayfanın yarısı dip notlardan oluşmaktadır.

 Eğer her dip notu okumaya kalkar iseniz, her Wallerstein kitabı gibi okumakta zorlanabilirsiniz.

 Benim tavsiyem zorunlu olmadıkça dip notlara dönmemenizdir.

 Zaten bilhassa araştırmacıların okuyacağı bir kitap olduğundan derinlemesine araştırdığınız ve ilgilendiğiniz bir konu ise ise dip not ve kaynaklara tekrar dönmeniz en doğru seçenek olacaktır.

Kitabın birinci bölümünün başlığı “Sanayi ve Burjuvazi”dir.

 Bu bölüm Sanayi devriminin nedenleri ve tanımlanması ile başlamakta ve devrimin ilk olarak İngiltere’de başlamasının sebepleri incelenmektedir.

Wallerstein her zaman yaptığı gibi bir çok araştırmacının bu konudaki görüşlerini aktardıktan sonra, bunun sebeplerini; makineleşmeyi ve proleterleşmeyi sağlayan artan talep, makineleşmeyi mümkün kılan yeterli sermaye birikiminin bulunması, demografik devrimi mümkün kılan ve toprak-kira ilişkilerinin gelişimini sağlayan tarım devrimi olarak izah etmektedir.

Toprakların birleştirilerek küçük çitçilerin toprağı terk etmesine neden olan “çitleme” uygulaması ve tarımdaki düzenlemeler ile köyden şehre/sanayiye işgücü kaydırılması, nüfus artışı, sanayi devrimine devletin yardımı da ayrı ayrı incelenmektedir.

Üretim sürecinin zorlaması ile çırçır makinesi, mekik, iplik eğirme makinelerinden buhar makinelerine kadar çeşitli icatlarla tekstil endüstrisinde büyük gelişmeler yaşanmıştır.

Yine demir ve çelik sanayindeki gelişmeler demiryollarının gelişimine, buhar kazanındaki gelişmeler de başta kömür olmak üzere enerji sektöründe gelişmelere yol açmıştır.

Teknolojik gelişmeler bilhassa tekstil endüstrisinde dışarı iş verme sisteminin sona ermesine ve büyük fabrikaların kurulmasına yol açmıştır.

 Yine bu gelişmeler üretim ilişkilerinde büyük değişikliklere sebep olmuştur.

Dış ticarette görülen ise hammadde ithalinin artması ve mamul mal ürünlerinin ihracı ve yeni pazarlar ihtiyacıdır.

Wallerstein birinci bölümün sonunda Fransız Devrimini incelemeye başlar.

 Ona göre Fransız Devrimi “senyörlük sistemini ve feodal toplumun ayrıcalıklı sınıflarını ortadan kaldırması açısından burjuva, kapitalist toplumun gelişimine işaret eder”.

 Ancak devrimi aristokratlar başlatmış ve halk tamamlamıştır.

 1789’da burjuvazi halk güçlerinin desteği ile liderliği aristokrasiden almıştır.

 Ancak Fransız Devrimindeki köylü ayaklanmalarının siyasi sonucu, “liberal parlamenter” bir rejimden çok merkezi ve bürokratik bir devlet olmuştur. 

 Wallerstein’a göre; Fransız Devriminin burjuva devrim olarak görülmesinin bir nedeni de, Rus Devrimini proleter devrim olarak görebilmek içindir.

 Wallerstein, “Rus Devrimi’nin totaliter devrim görüntüsünü yok etmek için Fransız Devrimi’ne liberal bir devrim görüntüsü yaratmaya çalışmanın da bir anlamı olmadığına inanıyorum” diyerek Rus Devrimini suçlamayı da ihmal etmemektedir.

 Wallerstein, Tocqueville’i de tanık göstererek Fransız Devriminin temel ekonomik ve siyasi dönüşüme işaret etmediğini belirtir.

 Ona göre; “Fransız Devrimi daha ziyade, kapitalist dünya ekonomisi açısından, ideolojik üst yapının sonunda ekonomik tabanı yakaladığı bir andı.

 Geçişin nedeni ya da gerçekleşme anı değil, onun nedeni idi” .

 İkinci bölüm “Merkezde Mücadele (1763-1815)” başlığını taşımaktadır.

  Bu bölümde onsekizinci yüzyıl sonunda İngiltere’nin Fransa karşısında sağladığı rekabet üstünlüğü ve bunun nedenleri incelenmektedir.

 İngiliz sanayinin üretim maliyetleri 1790’dan sonra hızla düşmeye başlamıştır.

Bunun bir sebebi, İngiltere’nin hammaddeyi Avrupa dışı koloni pazarlarından çok ucuza sağlamasıdır.

 Fransız iç pazarının cazibesi de tam tersi olarak dış pazarda rekabet için teknolojik yeniliklerden uzak tutmuştur.

  Fransa’nın Amerikan Devrimini desteklemesi çok büyük maliyet getirmiş ve Fransız Devriminin sebeplerinden birini oluşturmuştur.

 Amerika’da savaşı kaybeden İngiltere ise bu sefer hiçbir yönetim gideri olmadan Amerikan ticaretini ele geçirmiş ve ekonomik olarak bu durumdan kazançlı çıkmıştır.

 İNGİLİZ VE AMERİKAN HEGEMONYALARI - 6

 

İKİ HEGEMONİK LİDERLİĞİN KARŞILAŞTIRMASI

 Modern kapitalizmin yaklaşık iki yüzyıllık tarihi boyunca sırasıyla İngiltere ve ABD’nin liderliğinde biçimlendiği görülmektedir.

 Bu iki ülke iki farklı yüzyılda uluslararası sistemin ve ekonominin norm kural ve ilkelerini belirleyen bir liderlik icra edebilmiştir.

  Kapitalist gelişmenin birbiriyle rekabet halindeki farklı kapitalist grupları ifade eden farklı ulus devletler temelinde geliştiği göz önüne alındığında, lider ülkenin yönetici konumunun diğer devletlerin meydan okumasıyla karşılaşması kaçınılmazdır.

 Bu durum araştırmacıların dikkatini hegemonik liderliğin yer değiştirmesinin mekanizmalarını açıklamaya yöneltmiştir.

 Son iki yüzyıllık deneyime hegemonya tartışmaları çerçevesinde bakıldığında, karşımıza çıkan ilk gerçek, tam anlamıyla hegemonik liderliğin ancak özel koşulların çakıştığı kısa dönemler için icra edilebildiğidir.

 

Ancak hegemonik devletin sahip olduğu konumu kurumsallaştırma başarısına bağlı olarak, hegemonya zayıflasa bile başat (dominant) devlet olarak devletler arası sistem ve uluslararası ekonomik sistemi yönetmeye devam etmesi ya da kendisi olmadan bir karar alınamayan bir üstünlüğü sürdürmesi olanaklıdır.

 19. ve 20. Yüzyıl İngiliz ve Amerikan hegemonyalarını karşılaştırırken dikkate alınması gereken ilk öğe, iki devletin kapitalizmin farklı aşamalarında farklı devletler arası sistemler üzerinde hegemonik liderlik icra etmiş olmasıdır.

 19. Yüzyıl İngiliz hegemonyası, kapitalist gelişmenin Batı Avrupa ile sınırlı olduğu bir ortamda doğmuş, İngiltere kapitalist gelişmenin merkantilist aşamasında oluşturduğu ticaret ağı aracılığıyla kendi etrafında bir uluslararası iktisadi işbölümü ve güç dengesi yaratmıştır.

 Kapitalist gelişmenin kolonyalist miras temelinde gelişen bu erken aşamasında İngiltere, oluşum halindeki az sayıdaki ulusal ekonomilerden oluşan sistemi, liberal ideoloji ve piyasa zorunlulukları tarafından desteklenen iktisadi ve diplomatik gücüyle yönlendirerek bir hegemonik rol icra etmiştir.

 20. Yüzyıl Amerikan hegemonyası ise daha karmaşık bir uluslararası ekonomiye ve daha kalabalık bir devletler arası sisteme liderlik etmiştir.

 ABD hegemonyası döneminde, kapitalizmin dayandığı teknolojik ve örgütsel temel 19. Yüzyıldan tümüyle farklıdır.

  İngiltere başta olmak üzere 19. Yüzyılın sanayileşmiş az sayıda ülkesi ağırlıklı olarak meta ihracatına dayalı bir birikim stratejisi izlerken 20. Yüzyılda özellikle iki savaş arasındaki istikrarsız dönemin ardından iç pazardaki talebin yönetimi büyük bir önem kazanmıştır.

 20. Yüzyılda bilimsel iş idaresi ilkelerine göre yönetilen dev firmaların egemen olduğu gelişmiş kapitalist ekonomilerde, kitlesel üretim 19. Yüzyıla göre büyük bir önem kazanmış ve bu çerçevede para ve maliye politikaları aracılığıyla efektif talebin yönetimi gerekli hale gelmiştir.

Öte yandan örgütlü emeğin siyasi partiler ve sendikalar yoluyla bölüşüm ilişkilerine doğrudan müdahalesi, devletin ekonomideki rolünü artırmış, dış dengesizliklere karşı uyarlama mekanizmalarının kurala bağlanmasını zorunlu hale getirmiştir.

 19. Yüzyılda devletler arası sistemin iktisadi veçhesi dış borç, ticaret ve ticarete yönelik altyapı yatırımlarına odaklanan sermaye ihracına yönelikken, 20. Yüzyılda üretken sermaye ihracı ya da üretime yönelik doğrudan yatırımlar büyük bir önem kazanmıştır.

  Sermayenin artan uluslararasılaşma düzeyine koşut olarak uluslararası eşitsiz işbölümü nitelik değiştirmiş, II. Dünya Savaşı sonrasında sanayileşmenin doğrudan yabancı yatırımlar yoluyla azgelişmiş dünyaya yayılmasıyla, uluslararası hiyerarşinin yeniden üretimi için bağımlı ülkelerin uygulayacağı iktisat politikalarının gelişmiş ülkeler lehine merkezi düzeyde tasarımı hegemonik liderliğin temel işlevlerinden birisi haline gelmiştir.

 ABD hegemonyası, 19. Yüzyılın laissez faire kapitalizminin yerine, kapitalizmin karşılaştığı en büyük krizin ardından benimsenen Keynesyen politikalar çerçevesinde yönetilen bir kapitalizmin egemen olduğu bir iktisadi ortamda hayata geçmiştir.

 ABD’nin Bretton Woods Anlaşmasıyla oluşturduğu kurumlara ve tanımlanmış kurallara dayalı hegemonyası 1970’li yıllardan itibaren toparlanan Avrupa ve Japon ekonomilerinin meydan okumasıyla sona ermiş, hegemonya en azından görünüşte yerini The Trilateral Commission vb. platformlar aracılığıyla zengin Kuzey ülkeleri arasında paylaşılan bir liderlik dönemine bırakmıştır.

 Bu dönemde sabit kur sisteminden esnek kur sistemine geçiş doların uluslararası rezerv para işlevini ortadan kaldırmamış, ABD ekonomisinin dünya ekonomisi içindeki ağırlığı ve rekabet gücü doların konumunu sürdürmesini sağlamaya devam etmiştir.

 ABD hegemonyasının güçlü meydan okumalarla karşılaştığı bu dönem boyunca ABD finansal gücüne yaslanarak ve “Washington Uzlaşması” başlığı altında neoliberal politikaların dünya çapında hayata geçirilmesine öncülük etme misyonunu üstlenerek başat konumunu sürdürmeyi başarmıştır.

 

Bu son dönemin hegemonya tartışmaları çerçevesinde değerlendirilmesi ise başka bir çalışmanın konusu olmak durumundadır.

Buna karşılık Neo-Gramsciyen Okul, kendi içindeki farklı yorumlarla birlikte Sovyetler Birliğini sosyalist bir deneyim olarak görür.

Sözgelimi Cox , SSCB’nin tarihe karıştığı yıl kaleme aldığı değerlendirmede, reel sosyalizm deneyiminin bireylerin yanlış politikaları açısından değerlendirilmesine de, bu deneyimin sosyalist olmadığı gerekçesiyle eleştirilmesine de karşı çıkar.

Ve bu deneyimin Marksist tarihsel inceleme kategorileri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini savunur.

 İNGİLİZ VE AMERİKAN HEGEMONYALARI - 5

 

20. YÜZYIL ABD HEGEMONYASI

 ABD, İngiltere’nin serbest ticaret doktrinine bağlı, köle emeğine dayalı Güney Eyaletleri ile ülkenin geleceğini sınai gelişmede gören Kuzey Eyaletleri arasında 1861-65 yılları arasında gerçekleşen iç savaşta Kuzey güçlerinin zaferinin ardından korumacı tarifeler ve tekelci uygulamalarla, kıtasal ölçekte geniş bir iç pazara yaslanarak güçlü bir ekonomi inşa etti.

 

ABD coğrafi genişliği ve geniş doğal kaynak rezervleriyle pazar ve hammadde için dış dünyaya yönelmek zorunda değildi.

 ABD ekonomisi yükselen bir birikim merkezi olarak başta Avrupa ve uzak doğu olmak üzere tüm dünyadan emek, sermaye ve girişimi kendine çekerek sahip olduğu doğal kaynak ve pazar avantajını güçlü bir ekonomi inşa etmede kullandı.

 Bu süreçte, ABD, İngiltere’nin serbest ticaret doktrinindeki ısrarından büyük ölçüde yararlandı.

 Bu süreçte ABD’nin İngiltere karşısındaki üstünlüğü daha belirgin hale geldi. 1880’de İngiltere’nin dünya sanayi üretimindeki payı %22,9 iken bu oran 1913’te %13,6’ya geriledi.

Buna karşılık ABD ekonomisi 1913 yılında dünya sanayi üretiminin %32’sini gerçekleştiriyordu.

ABD’nin, coğrafi olarak yalıtılmış konumu nedeniyle Avrupa güç mücadelelerinin dışında kalması ve kıtasal ölçekteki bir egemenlik sahasında iç kolonizasyona odaklanması (Orta ve Batı bölgelerin yerleşime açılması) nedeniyle kolonyalist politikaların dışında kalması 20. Yüzyıldaki dünya liderliği için hayli elverişli bir konum sağladı.

19. Yüzyıl başlarında hayata geçirdiği Monroe Doktrini uyarınca, anti-kolonyalizm, başka ülkelerin egemenlik alanlarına karışmama ve izolasyonizm politikalarını benimsemesi I. Dünya Savaşı ve sonrasında ortaya çıkan sistemik kaos ortamında ABD’ye önemli bir avantaj sağladı .

 Bu sistemik kaosun en önemli veçhesi 1917 Ekim Devriminin zaferiyle güç kazanan işçi sınıfı enternasyonalizmi ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin koşulsuz savunusuna dayanan anti-emperyalizmdi.

 Bu gelişmeler kapitalist dünyada özellikle kolonyalist güçlerde büyük bir paniğe yol açtı. I. Dünya Savaşı sonrasındaki sistemik kaosun bir diğer veçhesi ulusal birliğini 19. Yüzyıl sonlarında geleneksel yönetici sınıflarla yükselen burjuvazinin uzlaşması yoluyla gerçekleştiren Almanya, İtalya ve Japonya gibi güçlerin dünya güç dengesini tehdit eden saldırgan bir ittifak oluşturmasıydı.

Bu ittifakın karşısında eski serbest ticaret emperyalizminin devamından yana olan İngiltere ve Fransa yer alıyordu.

 Almanya ve müttefikleri II. Dünya Savaşında kendi yayılma amaçlarının önünde en büyük engel olarak gördükleri Sovyet gücünü ortadan kaldırmak için ve kaynakların yeniden bölüşümünü sağlamak için İngiltere ve Fransa ile çatışma yoluna girdiler.

  Bu çatışma iki savaş arası döneme damgasını vuran Büyük Depresyonla dünya piyasasının tümüyle çözülmesi ve Westphalia sisteminin bütün ilke kural ve normlarının daha önce görülmemiş bir şekilde ihlal edilmesiyle doruk noktasına ulaştı.

 II. Dünya Savaşı, öncesi ve sonrasıyla sömürgelerdeki ulusal kurtuluş mücadelelerine büyük bir ivme kazandırdı. Sonuçta, savaş ve devrimler 19. Yüzyılın son kalıntılarını ortadan kaldı.

 ABD savaş sonrasında 19. Yüzyıl başlarında İngiltere’nin yaptığı gibi Westphalia sisteminin ilke kural ve normlarını yeniden kurmak amacıyla önce devletler arası sisteme önderlik ederek sonra da yeniden kurduğu bu sistemi yeniden yapılandırmaya ve yönetmeye devam ederek hegemonyayı elde etti.

 Geçmişte kendi bağımsızlığını Britanya İmparatorluğu’ndan kazanmış olma tecrübesine sahip olan ABD’nin kolonyal imparatorluk fikrine şiddetle karşı olması ve “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesine sahip çıkması hegemonyanın en önemli veçhelerinden birisiydi.

 Bu bağlamda dünya çapında sömürgelerin ortadan kaldırılması ve bütün ulusların eşit hakka sahip olarak Genel Kurul çatısı altında toplandığı Birleşmiş Milletlerin kuruluşu ABD’nin hegemonik liderliğini destekleyen bir gelişme oldu.

Bu gelişme ABD hegemonyasının 19. Yüzyıl İngiliz hegemonyasından en önemli farkını oluşturmaktadır.

 

İngiliz hegemonyası altında devletler arası sistemi yönetmek için devlet gücünden özerk bir örgütlenme bulunmuyordu.

19. Yüzyılda uluslararası hukuk ve güçler dengesi Westphalia’dan beri olduğu gibi devletlerin üzerinde değil devletler arasında işliyordu.

 Avrupa ittifakının, yüksek finansın ve dünya piyasasının işleyişi devletlerin üzerinde yer almasına karşın, bunlar örgütsel olarak İngiltere’nin dünya gücünün birer fonksiyonu olarak işlev gördüler.

 Buna karşılık BM aracılığıyla ABD hegemonyasının örgütsel yapısı, egemen devletlerin kendi aralarında ve yurttaşlarıyla ilişkilerini kendilerinin uygun gördükleri şekilde düzenleme haklarını ve güçlerini büyük ölçüde kısıtladı.

 ABD’nin hegemonyasının bir diğer veçhesi Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı sonrasında genişleyen nüfuzu karşısında gelişmiş kapitalist dünyanın ve azgelişmiş ülkelerin emekçilerine refah ve kalkınma vaadiydi.

 Bu vaadin gelişmiş ülkelerin yöneticileri nezdindeki anlamı Büyük Depresyonu izleyen dönemde dünya ticaretini durma noktasına getiren rekabetçi devalüasyonların ve korumacı tarifelerin kaldırılması ve spekülatif sermaye hareketlerinin kontrol altına alınması, ticaret ve doğrudan yabancı yatırımların iş dünyası ilkelerine göre iş adamları tarafından engelsizce hayata geçirilmesiydi.

 1931 yılında çöken uluslararası finansal sistem ve ardından gelen uzun gerileme dönemi, yeni bir uluslararası ekonomi düzeni ihtiyacını gündeme getirmiş ve herhangi bir gelişmiş ülkenin ABD’nin işbirliği olmadan böyle bir düzenin oluşturulmasını önermesinin mümkün olmadığı anlaşılmıştı.

 Derin bir krizin ertesinde serbest girişim sisteminin işlemesi ve serbest ticaretin yeniden tesisi için gerekli uluslararası ekonomik mekanizmaların inşası zorunluydu.

ABD’nin, böylesi bir yeniden yapılanmaya öncülük etmek üzere hegemonik liderliği üstlenmesi için gerekli ideoloji 1930’larda Roosevelt döneminde hayata geçirilen müdahaleci liberal deneyim içerisinde giderek belirginleşti.

 Öte yandan iç savaşı izleyen dönemde belirgin hale gelen pragmatik ve esnek Amerikanizm ideolojisi, tekelci kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada ABD’ye bir dünya liderliği için avantaj sağlıyordu.

 Gramsci ’nin “Amerikanizm ve Fordizm” başlıklı notlarında “ussal bir demografik bileşim” temelinde ortaya çıktığını söylediği bu ideoloji, ABD’nin tarihsel gelişimine içkindir.

 Amerikan toplumu, feodal bir geçmişe sahip olmadığı için Avrupa toplumlarında patrimonyal ilişkiler temelinde varlığını sürdüren toprak sahipleri, geleneksel tüccarlar, din adamları ve bürokrasi gibi burjuva ilerlemenin önünü tıkayan asalak sınıflar burada yoktur.

 ABD’nin “büyük tarihsel ve kültürel gelenekleri”nin olmayışı da, böylesi bir yükten özgürleşmesini sağlamış, esnek ve pragmatik iş hayatı kültürünün Amerikan toplumuna nüfuz etmesine, Fordist emek denetiminin görece kolay bir şekilde hayata geçirilmesine imkan vermiştir.

 Sermayenin Fordist emek denetimi yoluyla “emek üzerindeki gerçek boyunduruğu”nun güç kazanması, ABD işçi sınıfının hegemonik projeye eklemlenmesini sağlamıştır.

 Amerikan yönetici elitleri arasında 1930’ların ekonomik krizi içinde belirgin hale gelen ABD hegemonyası fikri, savaş sırasında askeri harcamalar yoluyla sağlanan güçlü toparlanma ile sağlam bir temele kavuşmuş, bu çerçevede ABD, Temmuz 1944’te daha II. Dünya Savaşı sürerken, savaş sonrası dünya düzeninin temellerinin atılacağı bir uluslararası konferans düzenlenmesine öncülük etmiştir.

ABD’nin New Hampshire bölgesindeki Bretton-Woods kasabasında toplanan konferansta eski hegemonik güç olan İngiltere’yi J. M. Keynes temsil etmiş, konferansa Keynes’in tezleri ile ABD’nin tezleri arasındaki rekabet damgasını vurmuştur.

 

Keynes’in tezleri, ABD liderliğinde olacağı açık olan yeni uluslararası düzenin, eski hegemon İngiltere’nin çıkarlarını korumayı amaçlayan bir Anglo-Amerikan ittifakı ekseninde oluşturulması niyetini yansıtıyordu.

 Sonuçta konferansa ABD Ticaret Bakanı White’ın sunduğu plan kabul edildi. White’in sunduğu plan bir istikrar fonu, bir dünya bankası ve dolara dayalı altın standardı öneriyordu.

  Bu kurumların her biri ABD denetiminde olacak, dünyanın önderliği ABD’nin istediği koşullarda sağlanacaktı.

 Konferans sonucunda uluslararası ödemeler sistemini düzenleyen IMF (Uluslararası Para Fonu) ve daha sonradan Dünya Bankası olarak anılacak olan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) adlı iki kurum oluşturuldu.

 IMF’nin kuruluşu ile altın standardına dayalı sabit kur sistemi hayata geçirildi.

 Kurulan mali sisteme göre ise, ABD doları, altına sabitlendi ve diğer ülke paraları da dolara göre fiyatlandırıldı.

  Böylece ABD doları dünya çapında rezerv para niteliği kazandı.

 Bretton-Woods sistemiyle hayata geçirilen parasal rejim bir tür uluslararası Keynesçilik öneriyor ve ortaya çıkan ödemeler dengesi açıklarını çözecek bir kreditör sağlıyordu.

 Aynı zamanda IMF gözetiminde gerçekleştirilecek devalüasyonlar yoluyla altın standardında var olmayan bir politika esnekliği getiriyordu.

 Bretton Woods Anlaşmasıyla kurulan Dünya Bankası ise yıkılan ekonomilerin onarım ve kalkınma çabalarına mali kaynak sağlamakla görevlendirildi.

 Ancak ABD soğuk savaş ortamında Batı Avrupa ekonomilerinin yeniden yapılandırılması için Truman Doktrini doğrultusunda Marshall Yardımlarına başvurduğu için DB daha ziyade azgelişmiş ülkeler için kalkınma programları hazırlamakla ilgilenmeye başladı.

 ABD hegemonyasının gelişmiş ülkeler için kabul görmesinin iktisadi koşulu ABD’nin sağladığı sermaye malları, krediler ve pazar olanaklarıydı.

 ABD sınai gücü ve teknolojik kapasitesi ile kapitalist ekonominin dümeninde yer alacaktı.

  Bir ülke bir oy ilkesine dayalı BM kurumlarından farklı olarak IMF ve DB’nin başta ABD’in kendisi olmak üzere az sayıda gelişmiş ülkeye (kotalara katkı oranında) karar mekanizmasında anahtar rol veren eşitsiz kurucu sözleşmesi, ABD hegemonyasının uluslararası kuruluşlar eliyle pekiştirilmesini sağladı.

 ABD hegemonyası altında işleyen kapitalist ekonominin gelişmiş dünyanın emekçi yığınları nezdinde meşruluğunu sağlayan temel ise, refah devleti uygulamalarıydı.

 Bu politikalar, bir yandan Sovyet tehdidi, diğer yanda güçlü sosyalist partilerin ve sendikaların varlığı koşullarında, savaş sonrası yüksek büyüme hızlarının mümkün kıldığı ödünlerdi.

 Azgelişmiş dünya açısından ise, hegemonya, Sovyetler Birliği ile bu ülkeler üzerindeki nüfuz savaşının bir parçası olarak ABD kredileri ile finanse edilen kalkınma programlarına dayalı olarak inşa edildi.

 Bu programlar, IMF’nin istikrar programlarıyla birlikte ABD öncülüğünde oluşturulan yeni uluslararası işbölümünün tahkim edilmesinde önemli bir rol oynadı.

 Bu dönemde kimi Orta ve Latin Amerika ülkeleri ile kimi Uzak Asya ülkeleri ABD’nin ve gelişmiş Avrupa ekonomilerinin büyük firmalarının doğrudan yatırımlarıyla bağımlı bir sanayileşme yoluna girdi.

 19. Yüzyıl İngiliz hegemonyasının dünya piyasasının ve finans ağının yönlendirici gücü ile sürdürülmesine karşılık, ABD hegemonik gücünün ürünleri olarak yaratılan IMF ve DB gibi kuruluşlar uzun dönemde hegemonik dünya düzeninin genişlemesine ve yeniden üretilmesine yönelik kuralları somutlaştıran bir rol oynadılar.

 Bu kuruluşların bir diğer işlevi ise dünya düzeninin normlarını ideolojik olarak meşrulaştırmaktı.

 Bu kuruluşlar eliyle bir yandan çevre ülkelerden elit devşirilirken diğer yandan karşı hegemonik düşüncelerin absorbe edilmesi için gerekli müktesebat yaratıldı.

 Tablo 1. 19. Yüzyıl İngiliz Hegemonyası ve 20. Yüzyıl Amerikan Hegemonyası

 

 

Karşılaştrma Öğeleri

19. Yüzyıl İngiliz Hegemonyası

20. Yüzyıl ABD Hegemonyası

 

 

Karakteristik Piyasa Yapısı

Serbest Rekabetçi

Tekelci

Üretim

Hafif Tüketim (Tekstil) ve Ağır Sanayi

Elektronik ve Sentetik Materyaller

 

 

Sermaye İhracı

Para Sermaye ve Ticarete Yönelik Altyapı Yatırımları Şeklinde Doğrudan Sermaye İhracı

 

 

Üretken Sermaye İhracı

Uluslararası İşbölümü

İmalatçı Merkez - Birincil Ürün Üreten Çevre

Teknoloji Yoğun Merkez - Emek Yoğun Çevre

 

 

Parasal Sistem

Altın Standardı

Bretton Woods Sistemi

 

 

Parasal Otorite

Haute Finans

IMF

 

İdeoloji

Manchester Liberalizmi,

Serbest Ticaret Emperyalizmi

İçkin (Embedded) Liberalizm,

Serbest Girişim Sistemi

 

 

Hegemonyaya Öngelen Sistemik Kaos

Fransız Devrimi

Devrim Çağı (1789-1848)

Sovyet Devrimi

Avrupa Güçler Dengesinin Dağılması

 

 

Hegemonik Gücün Devletler arası Sisteme Sunduğu “Ortak Çıkar”

 

 

Burjuva Milliyetçiliği

Self Determinasyon

Devletler Arası Sistemin Düzenleyici Mekanizması

 

 

Avrupa İttifakı

Birleşmiş Milletler

Hegemonyanın “Asrı Saadet” Dönemi

1846-1879

1945-1965

 

 Sonuç olarak ABD, kendi liderliğinde oluşturulacak bir hegemonik düzenin inşası için gerekli “uluslararası tarihsel blok”u büyük bir dikkatle oluşturmayı başardı.

 Bu tarihsel bloğu bir araya getiren ideoloji, serbest girişim sistemi ve liberal demokrasiydi.

Sovyet tehdidinin ayakta tuttuğu bu uluslararası tarihsel blok, ulusal kapitalist çıkarlar açısından ABD’nin sağladığı kredi ve pazar olanakları, tabi sınıf ve halklar açısından ise refah devleti, kalkınma vaadi ve ulusal egemenliğe saygı gibi ortak çıkar öğeleriyle meşrulaştırıldı.

 Hegemonik bir düzen inşasında ABD’nin entelektüel ve moral üstünlüğünü sağlayan en önemli öğe, kolonyalist bir geçmişe sahip olmayışı, Wilson’dan bu yana ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesine sadık kalması ve en önemlisi pragmatik Amerikan ideolojisinin taşıyıcılığı yapan ABD üniversitelerinin sunduğu geniş bir uzmanlar havuzundan oluşan entelektüel sermayesiydi.

 Öte yandan Amerikan kültür endüstrisi hegemonik düzenin ideolojik yeniden üretimi için güçlü bir dayanak oluşturuyordu.

 Hegemonik liderliğin en önemli zor aygıtı ise Sovyet tehdidine karşı bir Atlantik ittifakı olarak tasarlanan NATO’ydu.

 NATO soğuk savaş döneminde ABD öncülüğünde Batı blokunun ortak askeri paktı olarak işlev gördü.

 Ancak NATO’dan bağımsız olarak ABD, kurduğu ittifaklar ve tüm dünyaya yayılmış üsleriyle kendi oluşturduğu uluslararası sistemin jandarmalığını üstlenirken 19. Yüzyılda tüm dünya denizlerinde gezen İngiliz donanmasına kıyasla daha esnek ve daha masrafsız bir güvenlik stratejisini hayata geçirdi.

 Savaş sonrası ABD hegemonyasının asr-ı saadet dönemi (belle epoque) 1960’lardan itibaren Batı Avrupa ve Japonya ekonomilerinin toparlanmasının ardından ciddi sorunlarla yüz yüze geldi.

 ABD’nin doların uluslararası rezerv para rolünü istismar ederek sürdürdüğü gevşek maliye politikaları ve kronik dış açıkları Bretton Woods sisteminin sonunu getirdi.

 1971 yılında Bretton Woods sisteminin çöküşü ABD hegemonyasının klasik dönemini sona erdirdi.

KRİZİ ‘ÇOKLUK’ KAVRAMIYLA ANLAMAK: BİYOPOLİTİKA, GÜÇ VE İÇKİNLİK   Başlangıç olarak , sözlükteki karşılıklarına bakılırsa,  halk ’ın söz...