3 Aralık 2022 Cumartesi

 ZYGMUNT BAUMAN - 2

 

Bauman, postmodern bireylerin ahlaki bakımdan müphem olduklarına ve rasyonel olarak tutarlı hiçbir ahlaki kodun da bu müphemlik durumunu çözmek için insanlara zorla kabul ettirilemeyeceğine inanmaktadır. 

Bizler, belirsizlikle yaşamak zorundayız ve nesnel bir şekilde iyi veya kötü olarak tanımlanabilecek hiçbir seçimde bulunamayız. 

Başkalarına yardım etme ahlaki dürtüsü bile, onların özgürlüğünün yok edilmesi ahlak dışı sonucunu doğurabilir. 

Bu nedenle ahlak, Bauman tarafından evrenselleştirilemeyen olarak tanımlanır, ahlaki evrenselliğin somut hiçbir biçimi de söz konusu olamaz.

 Üstelik, Bauman için ahlak, irrasyonel ‘ahlaki sorumluluğun akla karşı bir gizem’idir.

Öyleyse, ahlaki benlikle kastedilmek istenen nedir?

 Bireylerin ahlaki dürtüleri ve ahlaki kapasiteleri vardır. 

Ahlaki bir biçimde davranmak için ahlaki sorumluluğu üstlenmek gerekir ‘… 

Öteki ile birlikte var olabilmekten önce Öteki için var olabilmek’.

Bu ahlaki benliğin ilk gerçekliğidir. 

Ahlaklı biri olmak için özverili bir şekilde hareket etmeli ve kişisel çıkarlarımızı hesaba katmaksızın öteki için bir şeyler yapmalıyız. 

Bu ahlaklılık, hiçbir başka temele ya da hiçbir başka kökene sahip değildir, yine de derin bir şekilde gerçek olarak hissedilir. 

Ayrıca bu ahlaki biçimde hareket etmek öz kimliğin (self identity) postmodern inşası sürecinde önemli bir öğedir ve aynı zamanda dayanışmanın inşasında da elzemdir.

 ‘Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları’nda Bauman, bu noktayı şu şekilde ele alır:

Postmodern aklın başvurduğu bir siyaset yalnızca özgür bireylerin, kendi özgürlük koşullarını korumak ve devam ettirmek amacıyla, sahip oldukları hakları yeniden değerlendirmelerine yönelik olabilir.

Bu durumda, ‘uygulanabilir bir sosyal sistem’ olarak postmodernite, toplumsal dayanışmanın doğasının yeniden tanımlanması ile ilgilidir. Bauman’ın burada ileri sürdüğü şey, Richard Rorty’nin bakış açısına benzerdir. 

Richard Rorty ‘Dayanışma’ adlı denemesinde, dayanışma bağlarının -postmodernizmin politik eylem veya inanç için herhangi bir temel sağlayamayacağını iddia eden Ernest Gellner gibi eleştirmenlerin aksine ve postmodernizmi ‘kolektif politik mücadele, toplumsal anlam ve birbirine bağlı olan ilişkilerden yoksun toplum karşıtı’ korkutucu bir görüntü olarak sunan Best ve Kellner’in eleştirilerinin aksine- küçük ve yerel topluluklarda kuvvetli bir şekilde yer aldığını savunmaktadır. 

Rorty ‘büyük anlatılar’ veya benzer evrensel ölçütlere dayanmayan açıkça postmodern bir haklar düşüncesini sağlamaya çalışır. Rorty’nin bakış açısında, tüm insanlar duygusal bağlılığa ihtiyaç duyar ve diğerleri için duygudaşlık hisseder. 

Ayrıca, eğitim aracılığıyla da bireylerin ötekilerle özdeşimini pekiştirebiliriz, böylece her bireyi tüm yanlarıyla ve içten insanlar olarak görebiliriz.

 Rorty’nin insan hakları temeli, insan bedeninin hassas ve bazı bedenlerin diğerlerinden çok daha zayıf olduğu düşüncesini varsayar. 

Hepimiz, diğerlerinden daha zayıf olan bedenleri koruma duygusuna sahibiz.

 Bu, halen postmodern durum içerisinde var olan, diğer bireyler için kolektif, paylaşılan bir merhamet olarak Rorty’nin insan hakları teorisini de ortaya koyar.

Bauman’ın ahlak görüşünü ve Rorty’nin haklar görüşünü kabul ediyorum; fakat öz-disiplin olarak bu ahlak görüşü, müphemliği bastırmak için içsel olarak tutarlı, gayri şahsi bir girişim olan bir değer sistemi için başka bir evrensel temel olarak da görülebilir. 

‘Yanlıştan’ ‘doğruyu’, ‘haksızdan’ ‘haklıyı’, ‘gayrimeşrudan’ ‘meşruluğu’ nasıl ayırt edebileceğimizi bize söyler.

 Burada kişisel çıkar, Bauman tarafından evrensel olarak ele alınıp tartışılır.

 Çalışmalarında evrensel olana dönük sürekli bir arayış söz konusudur: ‘Öteki için var olmanın bilincinde olmak, benliğin doğuşu olan kendiliğin bilincinde olmaktır. 

Eşsiz Ben, tek ve yalnızca Ben olarak kendimi bulmanın başka bir yolu veya başka bir bilincinde olma hali yoktur…’

Başka bir ifadeyle, Bauman’ın düşüncesinde, yabancı konumunda yer alan Öteki’nin hakkı, sahip olduğum hakkı belirleyebileceğim, ifade edebileceğim ve savunabileceğim tek yerdir. 

Öteki’nin hakkı benim hakkımı oluşturur. 

‘Öteki için sorumluyum’ ve ‘kendim için sorumluyum’, aynı anlama gelir. 

Zor durumda olan ötekine yardım etmelisin ve onlarda zor duruma girdiğin zaman sana yardım etmeliler; bu, insan davranışının evrensel etik bir kodudur. 

Bauman, her ne kadar haklı olsa da Bernard Shaw’ın yorumunu hatırlamakla da iyi eder: ‘‘Ötekilere, onların sana öyle davrandıklarını düşündüğün gibi davranma; ötekilerin beğenileri farklı olabilir’’.

Üstelik, kişisel çıkarı tanımlamak da o kadar kolay değildir.

Bireyler, kişisel çıkarın dışında ötekilerle dürüst ve yardımsever bir ilişki içerisinde olabilir; keşke kişinin isteyebildiği şeyler nedeniyle bireylerle devam eden ilişkileri güçlendirilebilse… 

Kişisel çıkarın dışında tümüyle kanaatkâr bir yaşam sürdürmek de mümkündür, örneğin, biteceğini düşündüğün yakın ilişkiler kurmayabilirsin; hazımsızlıktan acı çekebileceğin pahalı yemekler yemeyebilirsin. 

Bu nedenle, tüm ahlaki kodlar aslında dayatmayı içerir ve Bauman’ın evrensel ahlak görüşü postmodern bir formülasyon içinde herhangi bir yere sahip değildir. Diğer bir ifadeyle, Bauman, ‘sosyal olan’a dönük modernist kavrayışlardan kurtulamaz.

‘Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları’nda Bauman, postmodern bireylerin yönlendirilen bir piyasa, yönlendirilen bir tüketicilik ve özgürlüğü lekeleyen bir risk içerisinde yaşayan seçiciler olduklarını, böyle bir konumda ise insanların yanlış seçimler yaparak kişisel yetersizliklerini göstermekten korktuklarını; kusurlu birer tüketici haline geldiklerini açıklar. 

Postmodern dünyada, olayların nedenler tarafından öncelendiği görülemez ve bireyler, bir olayın kaçınılmaz veya rastlantısal olup olmadığını kavrayamaz. 

Bireyin kontrolünün dışındaki güçler tarafından belirlenen olayların yerine, Bauman, bu dönemde olayların olumsallığından söz eder. 

Postmodern belirsizlik doğrudan doğruya: yeni dünya düzensizliğiyle; herhangi bir sınırlama olmaksızın tüm yaşam alanlarında ve her zaman piyasa mekanizmasının bağımsız olarak işlemesine izin veren evrensel serbestleşmeyle; dünyadaki değişimi ilerletebileceğimiz veya önleyebileceğimiz politik eylemin doğasına dair belirsizlikle ve bir zamanlar refah devleti tarafından sağlanan güvenlik ağlarının parçalanmasıyla ilişkilendirilir.

Bu kitap aslında, modernite içerisindeki ‘düzen’ ve ‘temizlik’ kavramlarının bir tartışmasıyla başlar.

Bir şey eğer doğru yerde ise ‘temiz’ olarak görülür; ‘kir’ kavramı ise dünyadaki düzenin bozukluğunu yansıtır. 

Bir çift ayakkabı, ayakkabı rafında lekesizce temiz olabilir, ancak yemek masasının üzerinde kirli olarak görülür. 

Bir omlet, tabakta güzel bir şey olabilir, ancak bir yastığın üzerine düşerse kirlidir.

 Modern dünyada düzen temizliği telkin ederken yanlış yerdeki şeyler ise kirliliği akla getirir. 

Bu düşünce ayrıca insanlara da uygulanır; eğer bazı insan kategorileri yanlış yerde görülür veya düzensizliği meydana getirirlerse, o zaman onlar kirli olarak kabul edilecek ve öyle muamele göreceklerdir. 

Bu, birtakım formları içerebilir:

. asimilasyon – düzeni restore etmek amacıyla insanları dönüştürme girişimi

. dışlama – insan kategorilerini toplumun (‘temizliğin’) dışına veya gettolara itme

. insanları fiziksel olarak yok etme.

Peki, düzensizliğe neden olarak görülen insanlar kimlerdir? 

Bauman’ın düşüncesinde bu insanlar, sosyal düzen için önemli bir tehdit olarak görülen yoksullardır.

Giderek artan bir şekilde, yoksul olmak bir suç olarak görülür; suça ait eğilimlerin veya niyetlerin –alkol bağımlılığı, kumar oynama, uyuşturucu, okul kaçamağı ve aylaklık- ürünü olarak yoksul olmak… 

Yoksullar, ilgi ve desteği hak etmekten uzaktırlar, nefret ve mahkum edilmeye -günahın tam da cisimleşmiş bir örneği olarak- layıktırlar.

Bireysel insanın, postmodern durum içinde gündelik yaşamın öznelciliğini, kurumdışılaşmasını ve parçalanmasını nasıl deneyimlediğini açıklamak için Bauman, postmodern durumdan faydalanmaktan zevk alan ve değişen biçimlerle kimliklerini tekrar tekrar oluşturan bir kişi olan ‘turist’in, postmodern durum içinde acı çeken aylakla mukayesesine yönelir.

Bauman, postmodern dünyanın haritasının turistlerden aylaklara uzanan bir skala içersinde çizilebileceğini ileri sürer. 

Bir kişinin sahip olduğu seçim özgürlüğü ne kadar artarsa,  postmodern durum içinde o kişiye verilen mevki de o kadar genişler. 

‘Mükemmel turist’ büyük ölçüde hoşnutluk verici olan doğa nedeniyle bir yerden bir yere hareket ederken, aksine, ‘biçare aylak’ ise dünyanın oldukça hoşnutsuz bir yer olduğunu anlamasından dolayı bir yerden bir yere hareket eder. 

Burada vurgulayacağımız kesin olan bir şey varsa, aslında o da şudur: postmodern durumun belirsizliğinin üstesinden gelmek için turiste yardımcı olan aylak’ın yaşamının oldukça gösterişsiz bir yaşam olması.

Postmodern bireyler yanlış seçimler yapma problemi olmaksızın tüm isteklerini elde edebilecekleri bir konumu, risksiz bir özgürlüğü de arzularlar.

 Ancak, Bauman’ın bakış açısında ‘…özgürlük ve risk yalnızca birlikte büyür ve birlikte küçülür’.

Diğer bir deyişle, risk özgürlüğün doğasında vardır.

‘Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları’ bir Komüniteryanizm tartışmasıyla sonuçlanır. 

Komüniteryanizm, postmodern durumun belirsizliğine panzehir olarak öne sürülebilir. 

Üstelik, Komüniteryanizmi oldukça cazip kılan şey, devletten bağımsız göründüğü ileri sürülen komünal destek ve bilinçlenmedir. 

Buna karşılık, yine de Bauman, Komüniteryanizmin modern bir ideoloji olduğunu savunmaktadır. 

Komüniteryalizm bireylerin ‘aktif bağlılığına’, sahip oldukları özgür istenç ve seçimlerine dayanır. 

Aynı zamanda, Komüniteryanizm ‘her şeyin doğru oranlarda görülebildiği bir noktanın’ söz konusu olduğunu ve bu noktanın ‘önceden’ belirlenmesi gerektiğini de varsayar. 

Diğer bir ifadeyle, önceden belirlenen ‘komünite’nin bakış açısı, seçimi önceler, bireysel insanlar ‘komünite’ durumunu kabul eden bir konuma gelmek için seçimlerinden, istençlerinden ve akıllarından faydalanırlar. 

Bu, seçimi olmayan veya gönüllü araçlarla kaçınılmaz olarak gerçekleşen bir konumdur:

Diğer bir deyişle, burada talep edilen şey zorunlu kılmanın iktidarıdır, iktidar olasılıkları manipüle ettiğinden, insanların tercih alanlarını daralttığından ve onların diğer yollardan ziyade belirli bir yol içersinde eylemde bulunduklarından emin olur; insanları başka türlü yapmadıkları şeyleri yapmaya zorlamak, onları başka türlü olduklarından daha az özgür kılar.

 Bauman’ın analizindeki problemler, analizlerinin modernist bir ‘sosyal olan’ düşüncesine dayalı olmasıdır. 

Bu, onun ahlak ve Komüniteryanizm analizlerinde de açıkça görülür. Yukarıda öne sürdüğümüz gibi, Bauman’ın bakış açısında, ahlaklı bir kişi olmak kendi çıkarını düşünmeyen bir tarzda eylemek, kişisel çıkarlarımızı hesaba katmaksızın başka birisi için bir şey yapmaktır. 

Bu, şüphesiz sadece, çıkarların ‘kişinin çıkarları’ veya ‘ötekinin çıkarları’ olarak açıkça tanımlanabildiği bir ‘sosyal olan’ zeminine karşı anlamlı olabilir. 

Bu ahlaklılık derin bir biçimde gerçek olarak hissedilir. 

Yukarıda öne sürdüğümüz gibi, Bauman, postmodern bir dayanışma düşüncesini, kendi ahlak kavrayışı üzerine inşa eder; şunu ileri sürdüğü zaman da bu bağlantıyı açıkça ortaya koyar: ‘…özgürlük ve farklılığın esenliği için asli kolektif katkı ve kaçınılmaz bir durum olan dayanışma’.

Bununla kastedilmek istenen, evrensel temellere dayalı bir ‘sosyal olan’ düşüncesidir. 

Ayrıca, onun ‘özgürlük’ ve ‘farklılığa’ ilişkin düşünceleri yalnızca önceden belirlenen –seçimden önce- bir noktada yerleşmekle kalmaz, aynı zamanda Komüniterler tarafından da geniş ölçüde kabul edilir.

Bu savı, Bauman’ın postmodern sosyolojisinin mümkün olmadığını ileri sürerek de genişletebiliriz. 

Sosyoloji, isminin de belirttiği gibi ‘sosyal olan’ın içinde kök salar ve bir disiplin olarak ‘sosyal olan’ın bir ürünüdür. 

Eğer ‘sosyal olan’ bir çözülme yaşarsa -modernitenin kalbinde yer alan ‘sosyal olan’ postmodern durum içerisinde çözülmek zorunda kaldığı için- o zaman, sosyoloji de söz konusu olamaz.

 ‘Sosyal olan’dan kaçamayan yalnızca Bauman’ın sosyolojisi değildir, ayrıca Bauman’ın bir postmodern sosyolojinin kurucuları olarak zikrettiği Garfinkel ve Schutz’un çalışmaları da bu ana akım ‘sosyal olan’ kavramı içerisinde kök salar.

Buradan şu sonucu çıkarabiliriz ki; Bauman’ın öne sürdüğü tüm sosyolojik analizlerin ve var olan çok sayıdaki anlayış biçimlerinin herhangi bir postmodern kavrama göndermede bulunmasına gerek yoktur. 

Bu makalede, Zygmunt Bauman’ın sosyolojisinde asli konumda yer alan birtakım fikirleri hem onun temel metinlerine dayanarak hem de bir postmodern sosyolojinin oluşumuna katkısı açısından ana hatlarıyla ele aldım. 

Benim getirdiğim eleştiri ise Bauman sosyolojisinin, sorgulamaksızın kabul edilmekle kalmayıp aynı zamanda onun açıkça postmodern bir sosyoloji kurma girişiminin de altını oyan, modernist bir ‘sosyal olan’ düşüncesiyle yoğrulmuş olmasıdır. 

Onun temel metinleri hala pek çok özgün iç görü içerir, ancak bunlar, dünya hakkındaki düşüncelerinin üzerine bir cila olmak dışında son tahlilde pek de bir şey sağlamayan postmodernist soyutlamaları kullanmayı gerektirmez. 

Bauman’ın söylemek zorunda olduğu şey tamamen ana akıma uygun 

 

 

 

 AKIŞKAN MODERNİTE - 3

 

Post-modern dünya ile birlikte artık üretici bazlı değil, tüketici bazlı bireyler yetiştirilmeye çalışılmaktadır.

Tüketmek bir ihtiyaç hali değil, arzu nesnesine dönüşmüştür.

 Hatta alınan ürünler bireylere prestij kattığı düşünülerek alınmaya başlanmıştır.

 Birey sırf kimlik oluşturabilmek adına tüketici dünyasının bir parçası olmuştur.

 Bauman, akışkan modernite döneminde yer alan tüketicileri şöyle tanımlamaktadır: “Tüketicinin sefaleti, seçeneklerin azlığından değil, gereğinden fazla oluşundandır.

 ‘Seçeneklerimi en iyi şekilde kullandım mı?’ sorusu, tüketicinin kafasındaki en rahatsız edici, gece uykusuz bırakan sorudur.”

Bauman günümüzdeki tüketicileri Albert Camus’un sözü ile aktararak aslında bireylerin alışveriş yaparken yaşadığı psikolojiyi de ortaya koyar.

 “Günümüz insanları, der, Albert Camus, dünyanın tamamına sahip olamamanın acısını çekerler.”

 Bireyler artık sahip olduklarından çok, sahip olamadıklarını düşünmektedir.

 Yapmış olduğu seçimlerde, “diğerini alsaydım keşke” sözü hep var olacaktır.

 Ancak bu diğerleri hiç sona ermez.

 Sürekli alınamayan bir diğer seçenek vardır.

 Akışkan modernite, tatminsiz tüketim modelini daimi olarak bireylere sunmaktadır.

 Akışkan modernite içerisinde tüketim için bir diğer önemli unsur da <zaman>dır.

 Bauman, “Anındalık bir şeyin orada ve o anda gerçekleştiği, fakat aynı zamanda tüketimin de anında olacağı ve ilginin hemen kaybolacağı anlamına gelir.” diyerek tüketim gerçekleştiren bireyin, ürünü aldığı andan itibaren değerini kaybedip hemen yeni bir ürün almayı arzular hale getirdiği bir ortam yaratmaktadır.

 Bu noktada akışkan modernite içerisinde tüketim için sürekliliğin hakim olması gerekmektedir.

Akışkan modernite çağını belirsizlik, güvencesizlik ve güvensizlik üçgeni üzerinden tanımlayan Bauman, aileden tutun da arkadaşlara kadar  her şeyin akışkanlaştığından bahsetmektedir.

Buradaki akışkanlığın özünde belirsizlik yatar.

 Bu belirsizlik de güvencesizlik ve güvensizliği doğurur.

Bireyleşmenin en üst safhada olduğu dünyada Bauman, ilişkileri iki ucu keskin kılıca benzetmektedir.

Güzel düşlerin, kabusa ne zaman dönüşüp dönüşmeyeceği belli değildir.

 Akışkan bir modern yaşamda ilişkiler, en yaygın müphemlikten tezahürdür.

 Bu bağlamda ilişkiler de müphemlik üzerine kuruludur.

Nasıl ki rüyaların kabusa dönüp dönmeyeceğinin belli olmadığı gibi, en yakınların en uzak olup olmayacağı da belli değildir.

Kesin olan tek şey belirsizliktir.

 Bauman, ilişkilerin akışkan modernite ile birlikte sanallaştığından da bahsetmektedir.

 Sanal ilişkiler, akışkan modern dünyaya son derece uygundur.

 Gerçek ilişkilerin aksine, sanal ilişkiden kurtulmak daha kolaydır.

 Sanal ilişkide silme tuşuna basarak bir anda görüşmek istemediğiniz kişiden kurtulabilirsiniz.

 Bu durum da ilişkilerin giderek akışkan bir hal almasına neden olmuştur.

  Yüz yüzeyken veda etmenin zorluğu, sanal dünya ile birlikte ortadan kalkmış bu da ilişkileri belirsiz bir hale sürüklemiştir.

Bauman, akışkan korkuların da akışkan modernite için daimi eşik bekçiliği yaptığını vurgulamıştır.

Küresel dünyada bireylerin kafasına yerleştirilen korkular, dünyanın neresine gidilirse gidilsin aynıdır.

 Bu küresel korkular da güvencesizlik ve güvensizliği doğurmaktadır.

 Bauman, Anthony Giddens’ın ifadesiyle belirsizliği şöyle aktarmaktadır:

  “Günümüzün belirsizlikleri imal edilmiş oldukları gittikçe bariz bir hal almakta ve böylece belirsizlik içinde yaşamak bir yaşam biçimi, eldeki tek yaşamın tek biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.”

Bir diğer ifade ile günümüzde belirsizlik halinden kaçmak imkansızdır.

 Akışkan toplumun sunmuş olduğu belirsizlik hali artık bireylerin yaşam biçimidir.

Güvensizlik, belirsizlik ve güvencesizliğin bireyleri daha da güvenli olmaya bağımlı hale getirdiğini dile getiren Bauman, bu durumun da gözetime olan bağımlılığı daha da artırdığını belirtmiştir.

 Artık gözetim ve görünürlük olmaksızın bireyler, güvenli kalamayacağını düşünmekte bu nedenle de gözetlenmeyi arzular hale gelmektedir.

 Totaliter rejimlerde, bireylerin gözetlenmesi baskı ile yapılırken, daha sonra yerini iknaya bırakmış, günümüzde de arzu edilir bir duruma dönüşmüştür.

Öyle ki bireyler, kameralar olmaksızın güvenlik sağlanamayacağını,  görünür olmazlarsa da suçlu ya da öteki olarak addedileceklerini düşünmektedirler.

Yapmış olduğu sosyolojik tahlillerle 20. ve 21. yüzyılın toplumsal kırılmalarına ışık tutan Zygmunt Bauman, akışkan modernite kuramsallaştırması ile bugünün ve geleceğin belirsizliklerini ortaya koymuştur.

Zamanın ve mekânın sıvı bir hal aldığı günümüzde bireyler, geleceklerine dair en ufak bir tahminde bulunamamaktadır.

Bauman’ın akışkan modernite kuramsallaştırması ile anlatmaya çalıştığı  tam da bu durumu yansıtmaktadır.

Özellikle emek ve sermaye piyasası içerisinde ne olacağını bilemeyen bireyler güvencesizliği her an hissetmektedir.

Akışkan modernite kuramsallaştırmasına tüketim bağlamında bakıldığında, artık her şey bireyin elinin altındadır.

Ancak tüketim nesnelerinin bu kadar fazla olması kafa karışıklığına neden olmakta ve her daim yenilenen tüketim piyasasına, ayak uyduramamanın mutsuzluğunu yaşatmaktadır.

Alınan ürünler, alındığı andan itibaren cazibesini yitirmektedir.

Bu durum da tüketim nesnesinin akışkan olduğunun bir göstergesidir.

Akışkan modernite kuramsallaştırması bağlamında ilişkiler de son derece yüzeyseldir.

Özellikle internet teknolojilerindeki gelişim ve değişim arttıkça bireyler birbirlerinin hayatlarına çok hızlı bir şekilde dahil olmakta,  aynı hızla da çıkmaktadır.

 

Bauman’ın ön görmüş olduğu akışkan dünyada her şey hız temellidir.

İlişkileri konu aldığı pek çok çalışmasında internet üzerinden yapılan arkadaşlığın basit olduğunu vurgulayan Bauman, bu basitliği, arkadaş olarak görülen kişileri hayatımızdan çıkarmanın son derece kolay olması üzerinden anlatmaktadır.

Yüz yüze arkadaşlığı bitirmenin zorluğu, internet teknolojileri sayesinde tuzla buz olmuştur.

Tek bir tuşla hiçbir açıklama yapmaksızın, bireyler hayatlarındaki insanları çıkarmakta bu da ilişkileri akışkan bir hale sokmaktadır.

 Akışkan bir hale gelen ilişkiler dünyası, belirsizlik, güvensizlik ve güvencesizliği daha da perçinlemektedir.

Bireyler korkularla yaşadığı için, sürekli bir güvenlik arayışı içine girmiş, bu durum da gözetime rıza gösterilmesini sağlamıştır.

Hatta günümüzde görülmek ve gözetlemek arzu haline dönüşmektedir.

 Bauman, bu durumu da akışkan gözetim ile ifade etmiştir.

  Eskiden kapalı bir yerden gözetlenen bireyler, artık her yere konulan kameralar, internet teknolojileri, kredi kartları gibi araçlarla gözetlenmekte, hatta gözetimden kaçamamaktadır.

Çalışma boyunca görüldüğü gibi artık bireyler akışkan bir dünyada yaşamaktadır.

Akışkanlıktan kaçış da mümkün değildir.

Zamanın ve mekânın yitimi ile nesnelerden tutun da bireylere kadar her şey sıvı bir hale gelmiştir.

Bu akışkan durum da iktidarların, toplumu istediği şekle sokarak totaliter ya da yumuşak totaliter bir devlet yapısını rahatlıkla sürdürebilmelerini sağlamıştır.

 

 AKIŞKAN MODERNİTE - 2

 

Modern devlet için rasyonel tasarımın ön gördüğü yeniden üretim mekanizmaları gerekmekteyken, bir diğer önemli nokta da güvenlik meselesidir.

 Bauman, modern toplumun güvenliği sağlamak için bilinçli önlemler alınmadan güvenli kalabileceğine inanmadığını belirtirken, bu önlemlerin bireylerin davranışının yönlendirmesi ve kontrol edilmesi yani toplumsal kontrolü barındırdığını vurgulamaktadır.

 Aslında yapılan güvenlik adı altında özgürlüğün yitiminden başka bir şey değildir.

Modern toplumlar akılcı düzenin gerekliliğini savunurken, “güvenlik sizler için gerekli, bu denetimleri sizler için yapıyoruz”  diyerek de faaliyetlerini meşrulaştırmaktadır.

Güvenli bir toplum için özgürlüğün yitimini Bauman, şu sözlerle aktarmaktadır: “Güvenlik adına özgürlüğü kısıtlamayı seçen bir uygarlık çatısı altında, daha fazla düzen, daha fazla hoşnutsuzluk anlamına gelmekteydi.”

Bir diğer deyişle, modernitenin bireylere sunmuş olduğu güvenlik, özgürlüğün yitiminin yanı sıra Bauman’ın deyimi ile zararlı ot olarak görülen ötekiler için memnuniyetsizliklerin artması demekti.

 Modernite ile ulaşılması beklenen hedef, uygar toplumlar yaratmaktı.

 Uygar toplumlar hoşgörülü, nazik, şiddetten uzak toplumlar demekti.

 Bauman bu durumu tümüyle reddeder.

 Bauman, uygarlığın şiddet içermediğinin düşünülmesini yanılsama olarak görmektedir.

 Uygarlığın şiddetinin, onun insanlık dışı, alçaltıcı ve ahlakdışı niteliğinden dolayı ortadan kaldırdığının doğru olmadığını, aslında uygarlaşma ile  yapılan şeyin, şiddetin düzenlenmesi ve şiddete yeni alanlar açması olduğunu savunmaktadır.

Bu noktada şiddetin aslında iktidarların kontrolünde olduğu, tümüyle toplumdan yok edilmediğini söylemek mümkündür.

 Modernite ile şiddet iç içe geçmiş ve iktidarların düzenlemiş olduğu bir alan haline gelmiştir.

Yani modernite, beklenilen hoşgörülü ve nazik ortamı yaratmak bir yana dursun, Holocaust gibi ırkçı eylemleri beraberinde getirmiştir.

Bauman, “uygarlık” kelimesine yapmış olduğu tanımlamada da güvenlik adı altında yapılan kısıtlamaları ortaya koymuştur.

 “Sadece Batılı varoluş tipi kendine ‘uygarlık’ adını verirdi.” diyen Bauman, uygarlığın sunmuş olduğu armağanın güvenlik olduğunu belirtmiştir.

Başka bir deyişle uygarlık korkudan kurtulmayı sunar; ancak bireysel özgürlük üzerine baskıcı ve sert uygulamalar koymaktadır.

 Modern toplum ile sunulan her ne kadar daha refah bir yaşam ise de aslında uygarlık adı altında, bireylere baskı yapılıp iktidarın tahakkümü altına girmesi sağlanmaya çalışılmıştır.

 Bauman’a göre katı modernite, totaliter bir rejimi doğurmaya müsait bir moderniteydi.

 Homojen yapısıyla totaliter bir toplum modeli, bireysel özgürlük ve özyönetimin yıkımı demekti.

Modernite ile tahakküm altına giren bireyler, tahakküm altına girdiklerinin farkına bile varamadan birbirlerine benzemektedirler.

Katı modernite döneminde iş yaşamını Bauman şöyle özetlemektedir: “Rutinleştirilmiş zaman çalışanı olduğu yere çivilerken, fabrika binalarının muazzam hacimleri, makinelerin ağırlığı ve en önemlisi, olduğu yere zincirlenmiş emek, sermayeyi bir arada tutan harçtı.”

 Modernite döneminde iş yaşamındaki ilerleme makinelerin büyüklüğüne göre belirlenirdi.

Aslında iş yaşamında da bir totaliterliğin hakim olduğunu söylemek mümkündür.

 Küreselleşme ile birlikte mekan ve zaman önemini yitirip akışkanlaşmıştır.

 Bauman, modernitenin de akışkanlaştığını belirtip aslında postmodernitenin eleştirisini yapmış ve akışkan modernite kuramsallaştırması ile birlikte tüketimden iş eleştirel düşünceden gözetime kadar geniş bir perpesktifte çalışmalara imza atmıştır.

 Bauman, akışkan moderniteyi açıklarken işe akışkanlık teriminden başlamıştır.

  “Britannica’nın belirttiği gibi sıvıların ve gazların durağan durumdayken içlerinden geçtiği hayal edilen bir düzleme etki eden güçlere direnememesi ve bu nedenle üzerlerine bir güç uygulandığında şekillerinin sürekli olarak değişmesidir.”

Tanımdan da anlaşılacağı üzere, akışkanlık içerisinde durağanlık yoktur, sürekli bir şekil değiştirme ve güçlere direnememesi söz konusudur.

 Bauman akışkanlığı şöyle özetler: “ Sıvıların katılar gibi belli bir şekli yoktur.

 Deyim yerindeyse ne mekansal ne zamansal olarak sabit bir konumları vardır.

 Akışkanlar belli bir şekli uzun süre koruyamazlar; her an şekil değiştirmeye hazırdırlar”.

Akışkanlığın şekli koruyamaması da belirsizlik düzeyini artırmış bu da bireyleri güvencesizlik ve güvensizlik durumlarına sürüklemiştir.

Her şeyin hızlı bir şekilde değiştiği akışkan dünyada, bireylerin de sabit kalması beklenemez.

“Zamansal/mekansal mesafelerin teknoloji vasıtasıyla sıfırlanması insanlık durumunu homojenleştirmekten çok kutuplaştırma eğiliminde”  olduğunu belirten Bauman, katı modernite döneminde öteki olarak görülen bireylerin toplumdan koparılıp atılması gereken bireyler olduğunu belirtirken, küreselleşme ve teknolojik gelişmelerdeki artışlarla durumun değişmediğini ifade etmektedir.

Bauman, postmoderniteyi ele aldığı pek çok eserinde akışkan toplum ile birlikte belirsizliğin, güvensizliğin ve güvencesizliğin artık toplumda hakim olduğunu belirtmiştir.

Postmoderniteyi kendi imkansızlığıyla uzlaşan modernlik olarak tanımlayan Bauman, modern pratiklerin sona ermediğini belirtmiş ve çağdaş dünyayı, ümitsizce dışarı çıkacak bir yol arayan yüzer gezer korku ve hayal kırıklıklarıyla ağzına kadar dolu bir kaba benzetmiştir.

Hayatın, belirsizlikleri, bulanık hatları ve gizli kökleri yüzünden iyice korkutucu bir hal alan karanlık ve masum önsezilere aşırı doymuş durumda olduğunu söyler.

 Bir diğer deyişle bugün bireylerin yaşamış olduğu korkular, belirsizlikten kaynaklanmaktadır.

 Nereye savrulacağını bilmeyen bireyler korku yaşamakta ve bu durumda hayal kırıklıklarını doğurmaktadır.

 Bu belirsizlik de her yere dağılan akışkan moderniteye çıkmaktadır.

 Bauman’ın akışkan modernite içerisinde eleştirel düşünceye olan bakışı ele alınacak olursa, toplumun şu anki durumunu şöyle aktarmaktadır:

 “Kampingler, bir karavanı olan ve konaklama ücretini karşılayacak parası olan herkese açıktır.

Yolcular gelir, yolcular gider. ...

 Bütün sürücüler kamping yöneticilerinden, kendilerini rahat bırakmalarından ve ortalıkta fazla dolaşmamalarından fazla bir şey istemezler ama bu onlar için çok önemlidir. …

 Madem para ödüyorlar istekleri de olacaktır. …

 Karavan sahipleri paranın karşılığını alamadıklarını veya vaatlerin tutulmadığını düşünürlerse şikâyet edebilir ve paranın iadesini talep edebilirler- fakat hiçbirinin aklına kamping işletmesinin felsefesini sorgulamak ve bir çözüm yolu bulmaya çalışmak gelmediği gibi kimse yönetimi üstlenmek istemez.

 En fazla, bir daha oraya gitmemeye ve orayı kimseye tavsiye etmemeye karar verirler.

Zamanı gelip oradan ayrıldıklarında kamp yeri onlar gelmeden önceki haline döner; giden gitmiştir; yeni gelecek kampçılar beklenmektedir.”

Bauman’ın vermiş olduğu kamping örneğinden anlaşılmaktadır ki artık herkes tüketici tarzı eleştiri yapmaktadır.

Üretici tarzda eleştiri yapmak akışkan modernite ile sona ermiştir.

 Akışkan modernite içerisinde iş yaşamına bakıldığında; artık cep telefonu, küçük bilgisayar ve evrak dosyasından başka bir şey olmayan küçük bir çanta ile bireyler dünyanın her yerine seyahat edebilmektedir.

Birey, işi bittikten sonra hiçbir yerde konaklamadan geri dönebilir.

 Diğer yandan hareket kabiliyetinden yoksun işler de devam etmektedir ancak iş yeri eski katılığını yitirmiş durumdadır.

 Bu noktada modernite dönemindeki devasa makinelerin bulunduğu fabrikalar, yerini her yerde dolaştırabilecek mini bilgisayarlara bırakmıştır.

 Hatta öyle ki iş yürütebilmek için, bir iş yerine bile gerek kalmamıştır.

Bauman akışkan modernite içerisindeki iş yaşamını Daniel Cohen’in örneğiyle şöyle anlatıyor: “Kariyerine Microsoft’ta başlayan birinin, yolun onu nereye götüreceği konusunda hiçbir fikri yoktur.

 Ford’da ya da Renault’da işe başlayan biri ise başladığı yerden fazla ileri gidemeyeceğini bilir.”

Bu noktada özellikle yazılım çağı ile birlikte belirsizliğin hakim olduğu görülmektedir.

 Bauman, akışkan modernite ile artık her şeyin belirsiz olduğunu her alanda vurgulamaktadır.

İş yaşamındaki belirsizliği Guy Standing, yeni tehlikeli sınıf olarak adlandırdığı “Prekarya” üzerinden anlatmıştır.

 Bauman, Standing’in prekarya terimi için “Kullanım süresi geçen proleterya  ve orta sınıf terimlerinin yerine prekaryayı koyarak hedefi tam on ikiden vuruyor.” yorumunda bulunmuş hatta bu yorum “Prekarya Yeni Tehlikeli Sınıf” kitabının arka kapağında yer almıştır.

 Standing, esnekliğin iş yaşamında çalışma saatlerini ve işten çıkarmaları artırdığını, maaşları azalttığını dile getirmiş, bu durumun da güvencesizliği beraberinde getirdiğini vurgulamıştır.

 Aslında Bauman’ın bahsetmiş olduğu güvencesizlik ortamının tam bir yansıması olarak görmek mümkündür.

 İş yaşamındaki akışkanlık esnek bir emek piyasasını ortaya koymakta, böylece belirsiz ve güvencesizliğe bir adım daha yaklaşılmaktadır.

Her ne kadar mekanlar üzerinden akışkanlık söz konusu olsa da bu akışkanlık, bireylerin iş yaşamında sonlarını görememesi, her an işinden olacağı korkusu ile baş başa kalmasına neden olmuştur.

Böylece herkes, güvencesiz ortamın bir parçası haline gelmiştir.

Akışkan modernitede iş yaşamında mekanların yitimi görülürken özellikle tüketim anlamında da zamanın yitimi görülmektedir.

KRİZİ ‘ÇOKLUK’ KAVRAMIYLA ANLAMAK: BİYOPOLİTİKA, GÜÇ VE İÇKİNLİK   Başlangıç olarak , sözlükteki karşılıklarına bakılırsa,  halk ’ın söz...