KRİZİ ‘ÇOKLUK’ KAVRAMIYLA ANLAMAK: BİYOPOLİTİKA,
GÜÇ VE İÇKİNLİK
Başlangıç olarak, sözlükteki karşılıklarına bakılırsa, halk’ın sözcük anlamları şunlardır. ‘’ Aynı
ülkede yaşayan, aynı uyrukta olan insan topluluğu.’’; ‘’ Aynı
soydan gelen, ayrı ülkelerin uyruğu olarak yaşayan insan topluluğu.’’;
‘’ Yöneticilere göre bir ülkedeki yurttaşların bütünü, kamu’’.
Görüldüğü gibi halk, aynı sözlük içinde bile
farklı anlamlara sahip bir kavramdır.
Agamben’e göre, Avrupa dillerinde halk, kurucu
bir özneyi yansıttığı kadar hukuktan olmasa da siyasetten dışlanmış olan
kitleyi de yansıtır.
Fransızca peuple, İtalyanca popolo,
İspanyolca pueblo gerek gündelik dilde gerek siyasi lügatta hem tek/bölünmez siyasi gövde olarak yurttaşların
bütününü hem de aşağı sınıfa mensup olanları belirtir.
Daha ayrımsız bir anlama sahip olan
İngilizce people bile buna rağmen, zenginlere ve soylulara
karşıt olarak, ordinary people anlamını
muhafaza eder.
Halk kelimesinin anlamındaki bu sıkışmışlık, sadece modernite ve aydınlanmanın etkisiyle değil, daha önceden de var
olan bir problemden kaynaklanmaktadır: Egemenlik ve temsil biçimleriyle
ilişkisi.
Paolo Virno, tarih boyunca
‘halkın’ ve ‘çokluk’ birbirleriyle
kavga ettiğini fakat kazananın ‘halk’, kaybedenin ‘çokluk’ olduğunu ifade
etmiştir .
Virno’nun bahsettiği ‘halk’ aslında ilerde
değineceğimiz Spinoza’nın karşı olduğu, Hobbes’un arzusu olan ‘Bir’dir.
Bu ikilik, halkın inşası ve egemenlik kavgası, aslında geleneğini çok uzağa
gitmeden bulabileceğimiz bir yerde meydana getirmiştir: Antik Yunan.
Hardt ve Negri’nin de belirttiği gibi halkın
‘Bir’ olarak Avrupa düşüncesinde bu kadar vurgulanması-tabii ki sadece Avrupa
düşüncesi değil-genelde Platon’un kuramsallaştırmaları ile ortaya çıkar: ‘’Bir;
değişmez ontolojik temeldir, hem köken hem töz hem de .
Platon’un felsefesinde çeşitlilik ve çok
seslilik polisin telosu, yani vatandaşların uyumlu birliktelik içinde yaşamaları
için feda edilmiştir ve Platon’un Devlet’teki bir pasajda Sokrates’in ağzından ifade ettiği ‘’Peki, bir devlet
için en büyük kötülük bölünme, birken birçok olma; en büyük iyilik de bütün
kalma, tek olmadır diyemez miyiz?’’ şeklindeki sorusu da Antik Yunan’da
sofistlerin çok tanrılı inancına karşılık Platon ve Aristoteles ile gelişen tek
tanrıcılıkla paralel bir gelişme izleyen bütünsellik ve birlik fikrine kanıt
oluşturmuştur.
Roma döneminde ise imparatorluk,
aristokrasi ve comitia denen halk konseyleri, Bizans ile beraber
tek güç etrafında tahakküm edilmeye başlanmıştır.
İmparator ve başrahip, yani imperum ve sacerdotium,
aynı kişide toplanmıştır.
’En yüce’’ ve ‘en iyi’ telosu kendini
farklı anlamlarda yenilemeye devam etmiştir.
Polis devleti, artık Yunanların
dışarıya karşı savunma ihtiyacı olan bir oikos değil,
Roma İmparatorluğunda Tanrı’nın gücünün yeryüzüne indirilmesini sağlayan
imparatorun yönettiği bir cosmopolitan’dır.
Roma
imparatorluğunda imparatorluk kavramı bir şefin yönetimi altında toplumsal
barışı sürdüren ve onun etik hakikatlerini tüzel bir kişilikle buluşturan
küresel bir konser olarak tasavvur edilir.
Bu yüzden
bu tek güç, egemenliği elinde bulunduran organ gerekli amaçlara ulaşmak için
içerde asilere, dışarda da barbarlara karşı savaşmak için var olması gerek
kuvvetlerle donatılmıştır.
Çift Başlı Modernite
Ortaçağ’ın Tanrı-Devlet şemasını
da içine alan ancien regime, modernite
ve Rönesans ile beraber
çözülmeye başlamıştır: Artık egemenliğin yeni bir boyutu inşa edilecektir.
İçkin-kurucu bir potansiyel ve aşkın egemenlik
arzusu arasındaki çatışma yeni boyutun, modernizmin kuruluş anahtarı haline
gelecektir.
Descartes, bu yeni boyutu, aşkın egemenliği res extensa-res cogitans ayrımıyla
beraber aşkın bir ikicilik haline getirerek ilk karşı-devrimci hamleleri
yapmıştır.
Descartes, insanı makine ile özdeşleştirmiş,
Hobbes, mekanikliği insandan alarak devlete teslim etmiştir.
Daha sonra, Aydınlanma’nın, Adorno ve
Horkheimer’ın sözleriyle ister rasyonalist ister ampirik olsun, birlikçi bilimi,
özneleri ve bilinçleri Hegel’in ‘düzenli birlikleri’
haline getirmiştir .
Bahsedilen
‘Bir’ cilik krizi, ikiciliği daima önlemek zorunda olmuştur ya da olmak
istemiştir:
Ancien regime kültürünün
ontolojik ikiciliği yerini işlevsel bir ikiciliğe terk etmek ve modernliğin
krizi yeterli dolayım mekanizmaları yoluyla çözülmek zorundaydı.
Çokluğun, Spinoza’ya özgü bir
biçimde ilahi düzen ve doğayla doğrudan, dolayımsız bir ilişki içinde, hayatın
ve dünyanın etik yaratıcısı olarak anlaşılmasını önlemek her şeyden önemliydi.
Bu tür bir içkinliğe ket vuruş, özgünlük ve
özgürlüğün makine ve mekanikliğin çarkları arasında erimesine yol açmıştır ve
kapitalist üretim ilişkileri ile aşkın egemenliğin birleşmesi sonucu modern
disiplin toplumunun ilk dalgaları oluşmuştur.
Michel Foucault, buna yönetsel paradigmaya
geçiş adını vermiştir.
Ancien regime’de olduğu gibi halk - iktidar
arasındaki tek komuta ilişkisi kaybolmuş, iktidarın toplumu yeniden ve yeniden
ürettiği bir süreç başlamıştır.
Bodin’e dayanan egemenlik kavramı, Hobbes’ta Tanrı’nın yeryüzüne indirilmesiyle,
Rousseau’da genel irade düzeyinde yaratılacak bir demokrasi düzeniyle, son
olarak halk ve devlet arasındaki maddi egemenlik ilişkisinin sabit kaldığı
fakat toplumu yönetme pratiklerinin açık bir şekilde değişim ve dönüşüm
yaşadığı ulus-devlet ile çevrili bir Batı geleneği ile karşı karşıyayız. Bu süreçlerin
devamlı ürettiği şey, çokluğun, farklı olanın ve tekilliğin arzusunun büyük
canavara yenilmesi olmuştur.
Hardt ve
Negri’ye göre, modernitenin ve patrimonyal monarşinin ikili yapılarını
sınırlandırmaya çalışan bir modern politik eleştirisi geleneği vardır.
Fakat bu
gelenek Kant’tan Foucault’ya sürekli dışarıdan yaratılması gereken bir toplum
alternatifini sürekli hataya düşerek modern egemenliğin üstüne kurmuşlardır;
yani dışarıdan kurulması gerekeni içerden kurmuşlardır.
Fakat Modern
politik eleştiri geleneğinde dikkate değer üç isim vardır: Marx, Spinoza ve Machiavelli.
Bu isimler
her ne kadar toplumun çokluk alternatifini yeterli düzeyde
kuramsallaştıramamışsa da yarattıkları ütopik bir dışarısı, yeni alanlara yer
açmıştır.
Spinoza ve
Machiavelli'nin krizi: Çokluk
Machiavelli’nin cumhuriyetçilik fikri,
modern siyasetin kuruluşunun en önemli momentlerinden biridir.
Machiavelli, her ne kadar hükümdara
önemli bir değer atfediyor gibi görünse de toplumsalın kuruluşunda, çatışmanın
büyük bir rolü vardır: Toplum, dışarıdan bir sözleşme veya doğa durumundan
geçiş ile değil kendine içkin bir şekilde kurulmaktadır; cumhuriyetin
yayılmacılığı, kriz ve içkinlikle yan yana duran bir
özgürlük diyalektiğidir aslında.
Roma imparatorluğunu analiz eden
Polybus’a göre Roma üç yönetim biçimini sentezleyerek bu kriz anından, tarihsel
döngünün yıkış momentinden kaçmıştır.
Fakat krizler ve çöküş aslında her gün
alt edilmesi gereken kesinliklerdir.
Machiavelli’nin gösterdiği şey,
antikitenin doğallığından ve modern sosyolojiden ayırıp politik ve kendine
içkin bir alana yerleştirdiği cumhuriyet, kesinliği çözülmeye çalışılan fakat
asıl diyalektiğinin yıkılma ve çürüme anında mümkün olan bir yayılmadır.
Politik eylemin uzamsal ve zamansal boyutları
değil, kurucu mekanizmanın belirleyiciliği olduğu, yani krizin ontolojik
belirleniminin asıl ayağı olduğunu göstermesi açısından Machiavelli, aydınlanma
ve çokluğu evrensel kesinlik boyutunda ölçen düşünceyle zıtlık göstermektedir .
Şu anda içimizde yaşadığımız
imparatorluk da tam bu kriz anının bir yansımasıdır.
Spinoza’ya göre, insan, kendini
sınırlayan herhangi aşkın bir varlığa veya nedene bağımlı değildir.
Bu kilise olabilir, devlet olabilir;
fakat insanın tekilliğini yaşatmak için hiyerarşik, dik bir düzlemde değil
yatay bir düzlemde varlığını sürdürmelidir .
Var olan her şey Tanrı’da vardır.
Bu yüzden varlık, varlığını kanıtlamak
için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.
Spinoza’daki conatus kavramı,
insanın var olma kudretini açıklar.
İnsanlar olanaklar bağlamında birbirine
eşittir; fakat yararlanabilme güçleri birbirinden farklıdır.
Çünkü Spinoza’ya göre, iyi ve kötü
kavramları üzerine yapılandırılmış bir sistemi değil, insanın var olma
kudretine bağlı olarak yaşamaya direnmeye koşuttur.
Conatus, üretici güç olan varlığın
dışsallıklarla ilişkisini belirlemektedir.
Bu yüzden conatus, bireyci bir ahlak
anlayışından farklı olarak, iyi olanı seçmektir de aynı zamanda.
Negri’nin otonomi kavramı da bu üretici
güçlerin, Spinoza’da tekilliklerin doğayla olan içkinliklerini kurmasına benzer
bir şekilde, iktidardan ayrılmasını, ona itaat etmemesini açıklar.
Machiavelli’nin cumhuriyet projesi egemenliği
her ne kadar karşı-iktidar perspektifinden kurulmuşsa da ütopik bir teleoloji olmaktan
kurtulamamıştır.
Egemenliği çokluktan alarak ‘Bir’in
yönetimine bırakmıştır.
Fakat Spinoza’nın fikirleri bu krizin
kilidini açmak için yeni bir anahtar olmaktadır: Çokluğun ortak payda’sı.
Hardt ve Negri, Spinoza’nın
düşüncelerini kendilerine öncü olarak seçseler de Spinoza’nın da sonunda modern
ontolojinin diğer eleştirmenleri gibi aynı yere çakıldığını söylemektedirler:
Spinoza da bir mutlağın olumsuz sezgilerini ve mistik fantezilerini önererek
yeni bir dışarısı kurmakta başarısız olmuştur.
Hardt ve Negri’ye göre
modernizmden post modernizme, emperyalizmden imparatorluğa
geçişte, artık modernliğin bir aracı olan içerisi ve dışarısı ikiliği yoktur:
Bu ayrım silinmiştir.
Artık yönetimsellik bağlamında bütün
alanların birbirine girdiği biyopolitik bir
üretimle belirlenen İmparatorluk çağı başlamıştır.
Bir biyoiktidar figürü olan
imparatorluk, çelişkili gibi görünse de oluş ve çöküş süreçlerini aynı anda
barındırır.
Çünkü imparatorluk hem bir alternatif
hem de sönümlendirilmesi gereken bir canavardır.
Nasıl ki Marx kapitalizmi komünizm
için öncül bir sistem olarak formüle ediyorsa, İmparatorluk da aynı şekilde
yeni bir çokluk tahayyülü için bir pharmakon’dur.
Çünkü bu krize çözüm bulduğu ölçüde
uzamsal ve zamansal bir askıya alma eyleminin içine girecektir.
Machiavelli’nin virtu’sunda yayılmanın diyalektiğinin kriz ve
çatışma ölçüsünde gerçekleşmesi ancak krizin ve yeniden üretimin aktüel birlikteliğiyle
mevcut duruma gelmektedir. İmparatorluk İmparatorluğun içkin bir formda
gerçekleşmesinin bir örneğidir diyebiliriz.
Aydınlanmanın bütünselci diyalektiği
ele alınırsa, bu krizin çözülmesi mümkün ve elzemdir.
Fakat çokluk ancak çözümsüzlükle,
hareketli bir şekilde otonom anlamda yaşamaktadır.
Çünkü çokluk, çelişkilerle doludur;
eğer çokluk çözülecek bir problem haline gelirse, Hobbes’un Leviathan’ının geri
dönmesi işten bile değildir.
Foucault’nun ancien regime ve Fransız
klasik dönemine gönderme yaparak kuramsal hale getirdiği disiplin toplumundan
kontrol toplumuna geçiş, emperyalizmden imparatorluğa geçiş, modernizmden
post-modernizme geçişin örneklendirilmesi için işlevseldir.
Kontrol toplumuna geçişten önceki
basamakta, yani disiplin toplumunda dispozitif’ler toplumsal
hiyerarşiyi sağlayan aygıtlardır; bunlar toplumsal düzeni sağlayan heterojen
fakat bütünlük halinde düzenlemeyi sağlar.
Lakin kontrol toplumu disiplin
toplumundan farklı olarak yönetim anlayışının, üretim biçimleri ve
ilişkilerinin evrim geçirdiği yeni bir biyoiktidar meydana getirir.
Yeni iktidar, disiplin toplumunda
olduğu gibi tek yönlü bir tahakküm değil, çok yönlü, yani bir network haline getirdiği ve demokratik
araçlarla tek tek bireylerde içselleştirdiği dispozitifler kullanır.
İktidar, böylece, yurttaşlar üzerinde
sadece ölüm hakkına değil, yaşam hakkına da sahip olur.
Bu şekilde, biyoiktidarın yeniden ve yeniden
ürettiği bir hayat vardır.
İktidar artık doğrudan beyinleri ve
bedenleri yaşama ve yaratma arzusundan ayrı bırakmak üzere şekillenir.
Disiplin toplumu içerisinde bireyle
iktidar arasındaki ilişki sabit olmuştur, nicel anlamda bir egemenlik anlayışı
mevcuttur; fakat kontrol toplumunda toplum tamamen iktidar mekanizması
tarafından tasarlanır ve virtüel olarak
gelişir.
Bu ilişki açık, nitel ve duygulanımsal'dır.
Yeni Bir
Proletarya Tahayyülü
Marx, Grundrisse’de anlama
şeklimizin güncel toplumsal olaylara uygun olması gerektiğini, dolayısıyla da
tarih boyunca değişmesi gerektiğini açıklar.
Yöntem ve töz, biçim ve içerik olarak birbirine tekabül
etmelidir.
Bu yüzden Hardt ve Negri, Marx’ın
teorisinin ötesine geçmeyi önermişlerdir: Maddi olmayan emeğin
emek-sermaye ilişkisinde hegemonik duruma gelmeye başladığını savunmuşlardır; üretimin
geleneksel olan maddi mallardan taşarak toplumun kültür, ideoloji gibi alanlara
yayıldığını ifade etmişlerdir.
Bu durumda üretilen şey sadece maddi emek değil aynı
zamanda topluma içkin olan biyopolitik üretimdir.
Yani kapitalist üretimin belirlenimi
olan değer yasası, emeğin zaman ölçülebilirliğine eşitliğini kaybetmiştir.
Maddi olmayan emeğin hegemonyası
altında çalışma günü ve üretim zamanı ciddi ölçüde değişmiştir.
Şu anda büyük şirketlerdeki çalışma ve
mesai saatlerine baktığımızda, esneklik ve hareketlilik bir norm haline
gelmektedir.
Maddi olmayan emek artık ortak paydanın
zeminini oluşturmaya ve toplumsal bir yaşamı hazırlamaktadır.
Fikirleri, bilgileri ve
duygulanımsallığı oluşturan maddi olmayan emek, toplumsal ve biyopolitik yaşamı
üreten bileşenlerdir.
Marx, sermayeye toplumsal yaşam
özelliği atfettiğinde, emeği canlı emek olarak tanımladığında
da bu tartışmanın kıyısından geçmektedir aslında.
Hatta Marx’ın canlı emek kavramı ile
Spinoza’nın conatus kavramı düşünüldüğünde toplumsal yaşamı şekillendirme
anlamında bir benzerlik de kurulabilir.
Maddi olmayan emek aynı zamanda
sermayeye bir dışsallık yaratabilme ihtimaline sahiptir; çünkü işbirliğinin
üretimi emeğe içseldir.
Emek ve değer artık biyopolitiktir;
çünkü yaşamak ve üretmek birbirinden ayrılmaz hale gelmiştir.
Yaşamın tamamı üretim ve yeniden
üretimle dolu hale geldikçe, toplumsal yaşam bir makine haline gelmektedir .
Biyopolitik demek, emek anlayışının
ücretli emekle sınırlı olmamasıdır; insanın yaratıcı kapasitesinin tümünü ifade
etmesidir aynı zamanda.
Çoğullukla birlik arasında duran
çokluk indirgenemezdir; ortak hareket eden tekilliklerdir.
Spinozist bir kavramdır: Ereksellik
dışında hareket eden, içkin bir yaşamı ortaya çıkaran bir potentia’dır.
Biyolojik ve kimyasal yenilikler,
tarımsal alanlarının enformasyonelleşmesi, tohum klonlaması gibi teknolojik
gelişmeler, yani yeni teknikler ve toplumsal öznelerin işbirliği emeğin yeni
topolojisini çizmektedir.
Aynı zamanda yeni sömürü pratikleri ve
yapılarını yeniden üretip şekillendirmektedir.
Sonuç
Avrupa’nın ve Dünya’nın her yerindeki
imparatorlukların antikiteden beri devam eden egemenlik ve tekliğe dayalı
düşüncesi ve her krizde bu anlayışı yeniden ve yeniden üretmeye bir
alternatiftir çokluk.
Bu çokluk krizin çözülmesiyle, sona
erdirilmesiyle meydana gelemez.
Emperyal İmparatorluk çift başlıdır;
biyoiktidar kontrol toplumunu ağlaştırdığı dispozitifler ile yönetmeye devam ederken, sermayenin olumlanması ile meydana gelen
biyopolitik üretim virtüel güçleri ile ortak paydayı meydana getirir.
Bu noktada sermaye hem sömürünün
emek-değer teorisi etrafında ölçü-dışı bir aktüel, hareketinin dayanağı hem de
tekilliklerin özgünlüğünü kaybetmeden içkin bir anlamda oluşturabileceği
potentiadır.
Spinoza’nın potestas-potentia kavramları tam da bu noktada yardıma koşmaktadır.
Çünkü çokluklar herhangi bir
hiyerarşinin onlara hükmetmediği, Hegel’in özneden bağımsız bir hale gelen
devletini tamamen dışladığı, tözün kendilerinde bulunup aşağıdan yukarıya
demokratik bir sürekliliği sağladıkları yeni bir halk olmayan halk yarattıkları
müşterekliktir.
Deleuze ve Guattari’nin sözleriyle,
halk artık kayıptır.
Çünkü ne siyasal ne de ekonomik
anlamda, biyopolitik üretimin önüne geçen hegemonik bir öncül yoktur.
Zoe ve bios birbirinin içinde kaynamaktadır artık.
Dolayısıyla, Dünya, İmparatorluk ile
beraber Agamben’in istisna hali dediği bir konum işgal etmektedir.
Savaş birden patlak veren değil, artık
süreklileşen hale gelmiştir.
Bundan dolayı savaş bir coğrafyaya ait olan
değil, dünyayı bir ağ şeklinde kaplayan bir gerçek haline dönüşmüştür.
Modernizmin düzenli halk potansiyeli
ortadan kalktığı kadar, modern ordu kavramı da yeni dünya ağ düzeni’ne,
imparatorluğa paralel bir şekilde tedavülden kalkmaktadır.
Hem savaş hem de emperyalizmin
silikleşmesi bağlamında tek-taraflılık ve çok-taraflılık tartışması anlamsız
hale gelmektedir. Çünkü artık tek bir yönetenin, tek bir merkezden karar alması
bu ağ iktidardan bağımsız hale gelmesi, imkânsızdır.
Bu yüzden, emperyalizm artık
küreselleşmenin gölgesinde kalmıştır.
Günümüzde bütün savaşlar, enformasyon,
istihbarat ve teknoloji dayanaklı net-war (ağ savaş)
olma eğilimindedir.
Bu sayede iki başlı imparatorluk,
biyoiktidar, hem toplumu uzaydan okyanuslara kadar ulaşan biyopolitik araçlarla
denetlerken hem de savaşması gereken direniş ağları oluşturmaktadır.
Direniş ağları, merkezsiz bir yapı
ihtiva etmekte, Meksika’da Zapatistalar, Amerika Seattle’da
Dünya Ticaret Örgütü protestoları,
Türkiye’de Gezi İsyanı gibi
hiyerarşisiz ağ örgütlenmelerinin sosyo-politik zeminini hazırlamaktadır.
Çokluk, modernizmin, egemenliğin,
dışlayıcı Avrupa-merkezciliğinin yeni bir fizyolojiye bürünmesidir.
Artık bir post-human çağına adım
atıyoruz; neo-liberalizmin ve sermayenin arı kovanları gibi küçük alanlara böldüğü tikellikler kendilerine
otonom bir potansiyel aramak için yola çıkıyor.
Toplumun ekonomik ve siyasal alanları
biyo-iktidarın düzenleyici pratikleri karşısında yeni biyopolitik üretimler
gerçekleştiriyor; Deleuze ve Guattari’nin rhizome’undaki gibi içkin
bir olumlamayla teknoloji ve post-endüstriyelleşme emek alanındaki ekonomik ve
siyasal alanları dönüştürmeye devam ediyor.
İmparatorluğun çerçeve içine almaya
çalıştığı çokluk, bir egemenlik projesi üretilmeye çalışıldıkça kendini yeniden
üretiyor ve kapitalizmin deneyim değil, yaşantıya uygun pratiklerini yeni bir
dinamiğe doğru yönlendiriyor.
İçinde bulunduğumuz zamanı elverişli
kılan şey ne teknolojinin vahşiliği, ne politikanın sonunun geldiğini söyleyen
demokrasinin küresel krizi ne de istisna haline gelen küresel krizdir.
Elverişli olmasının sebebi çokluğun
kurucu gücünün ortak paydası, kendi tikelliklerini yok etmeden meydana
getirebileceği potansiyelin olgunlaşmış olmasıdır.
Doğrusal olarak ilerleyen
tarihin, Kronos’un sabit tik takları değil, Kairos’un ani dışa
vurumu devrimci siyasetin, çokluğun arayacağı an olmalıdır.
Bu, Machiavelli’nin belirttiği yüksek
siyaset anıdır; yeni bir kurucu zamansallıktır.
Hak ihlallerine, biyoiktidarın şiddetine, eşitsizliklere karşı şikayetler bir kairos anında, belli bir zamanda yaşayacağımız bir olayla, çoktan yaşanmış bir geleceğe atılacağımız okla, aşkın, duygulanımın yani çokluğun eyleminin patlak vermesine yol açacaktır.