28 Ocak 2023 Cumartesi

KRİZİ ‘ÇOKLUK’ KAVRAMIYLA ANLAMAK: BİYOPOLİTİKA, GÜÇ VE İÇKİNLİK

 

Başlangıç olarak, sözlükteki karşılıklarına bakılırsa, halk’ın sözcük anlamları şunlardır. ‘’ Aynı ülkede yaşayan, aynı uyrukta olan insan topluluğu.’’; ‘’ Aynı soydan gelen, ayrı ülkelerin uyruğu olarak yaşayan insan topluluğu.’’; ‘’ Yöneticilere göre bir ülkedeki yurttaşların bütünü, kamu’’.

Görüldüğü gibi halk, aynı sözlük içinde bile farklı anlamlara sahip bir kavramdır. 

Agamben’e göre, Avrupa dillerinde halk, kurucu bir özneyi yansıttığı kadar hukuktan olmasa da siyasetten dışlanmış olan kitleyi de yansıtır.

Fransızca peuple, İtalyanca popolo, İspanyolca pueblo gerek gündelik dilde gerek siyasi lügatta hem  tek/bölünmez siyasi gövde olarak yurttaşların bütününü hem de aşağı sınıfa mensup olanları belirtir.

Daha ayrımsız bir anlama sahip olan İngilizce people bile buna rağmen, zenginlere ve soylulara karşıt olarak, ordinary people  anlamını muhafaza eder.

Halk kelimesinin anlamındaki bu sıkışmışlık, sadece modernite ve aydınlanmanın etkisiyle değil, daha önceden de var olan bir problemden kaynaklanmaktadır: Egemenlik ve temsil biçimleriyle ilişkisi. 

Paolo Virno, tarih boyunca ‘halkın’ ve ‘çokluk’ birbirleriyle kavga ettiğini fakat kazananın ‘halk’, kaybedenin ‘çokluk’ olduğunu ifade etmiştir .

Virno’nun bahsettiği ‘halk’ aslında ilerde değineceğimiz Spinoza’nın karşı olduğu, Hobbes’un arzusu olan ‘Bir’dir.

Bu ikilik, halkın inşası ve egemenlik kavgası, aslında geleneğini çok uzağa gitmeden bulabileceğimiz bir yerde meydana getirmiştir: Antik Yunan.

Hardt ve Negri’nin de belirttiği gibi halkın ‘Bir’ olarak Avrupa düşüncesinde bu kadar vurgulanması-tabii ki sadece Avrupa düşüncesi değil-genelde Platon’un kuramsallaştırmaları ile ortaya çıkar: ‘’Bir; değişmez ontolojik temeldir, hem köken hem töz hem de .

Platon’un felsefesinde çeşitlilik ve çok seslilik polisin telosu, yani vatandaşların uyumlu birliktelik içinde yaşamaları için feda edilmiştir ve Platon’un Devlet’teki bir pasajda Sokrates’in ağzından ifade ettiği ‘’Peki, bir devlet için en büyük kötülük bölünme, birken birçok olma; en büyük iyilik de bütün kalma, tek olmadır diyemez miyiz?’’ şeklindeki sorusu da Antik Yunan’da sofistlerin çok tanrılı inancına karşılık Platon ve Aristoteles ile gelişen tek tanrıcılıkla paralel bir gelişme izleyen bütünsellik ve birlik fikrine kanıt oluşturmuştur.

Roma döneminde ise imparatorluk, aristokrasi ve comitia denen halk konseyleri, Bizans ile beraber tek güç etrafında tahakküm edilmeye başlanmıştır.

İmparator ve başrahip, yani imperum ve sacerdotium, aynı kişide toplanmıştır.

’En yüce’’ ve ‘en iyi’ telosu kendini farklı anlamlarda yenilemeye devam etmiştir.

Polis devleti, artık Yunanların dışarıya karşı savunma ihtiyacı olan bir oikos değil, Roma İmparatorluğunda Tanrı’nın gücünün yeryüzüne indirilmesini sağlayan imparatorun yönettiği bir cosmopolitan’dır.

Roma imparatorluğunda imparatorluk kavramı bir şefin yönetimi altında toplumsal barışı sürdüren ve onun etik hakikatlerini tüzel bir kişilikle buluşturan küresel bir konser olarak tasavvur edilir.

Bu yüzden bu tek güç, egemenliği elinde bulunduran organ gerekli amaçlara ulaşmak için içerde asilere, dışarda da barbarlara karşı savaşmak için var olması gerek kuvvetlerle donatılmıştır.

 

Çift Başlı Modernite

Ortaçağ’ın Tanrı-Devlet şemasını da içine alan ancien regime, modernite ve Rönesans ile beraber çözülmeye başlamıştır: Artık egemenliğin yeni bir boyutu inşa edilecektir.

İçkin-kurucu bir potansiyel ve aşkın egemenlik arzusu arasındaki çatışma yeni boyutun, modernizmin kuruluş anahtarı haline gelecektir.

Descartes, bu yeni boyutu, aşkın egemenliği res extensa-res cogitans ayrımıyla beraber aşkın bir ikicilik haline getirerek ilk karşı-devrimci hamleleri yapmıştır.

Descartes, insanı makine ile özdeşleştirmiş, Hobbes, mekanikliği insandan alarak devlete teslim etmiştir.

Daha sonra, Aydınlanma’nın, Adorno ve Horkheimer’ın sözleriyle ister rasyonalist ister ampirik olsun, birlikçi bilimi, özneleri ve bilinçleri Hegel’in ‘düzenli birlikleri’ haline getirmiştir .

Bahsedilen ‘Bir’ cilik krizi, ikiciliği daima önlemek zorunda olmuştur ya da olmak istemiştir:

Ancien regime kültürünün ontolojik ikiciliği yerini işlevsel bir ikiciliğe terk etmek ve modernliğin krizi yeterli dolayım mekanizmaları yoluyla çözülmek zorundaydı.

Çokluğun, Spinoza’ya özgü bir biçimde ilahi düzen ve doğayla doğrudan, dolayımsız bir ilişki içinde, hayatın ve dünyanın etik yaratıcısı olarak anlaşılmasını önlemek her şeyden önemliydi.

Bu tür bir içkinliğe ket vuruş, özgünlük ve özgürlüğün makine ve mekanikliğin çarkları arasında erimesine yol açmıştır ve kapitalist üretim ilişkileri ile aşkın egemenliğin birleşmesi sonucu modern disiplin toplumunun ilk dalgaları oluşmuştur.

Michel Foucault, buna yönetsel paradigmaya geçiş adını vermiştir.

Ancien regime’de olduğu gibi halk - iktidar arasındaki tek komuta ilişkisi kaybolmuş, iktidarın toplumu yeniden ve yeniden ürettiği bir süreç başlamıştır.

Bodin’e dayanan egemenlik kavramı, Hobbes’ta Tanrı’nın yeryüzüne indirilmesiyle, Rousseau’da genel irade düzeyinde yaratılacak bir demokrasi düzeniyle, son olarak halk ve devlet arasındaki maddi egemenlik ilişkisinin sabit kaldığı fakat toplumu yönetme pratiklerinin açık bir şekilde değişim ve dönüşüm yaşadığı ulus-devlet ile çevrili bir Batı geleneği ile karşı karşıyayız. Bu süreçlerin devamlı ürettiği şey, çokluğun, farklı olanın ve tekilliğin arzusunun büyük canavara yenilmesi olmuştur.

Hardt ve Negri’ye göre, modernitenin ve patrimonyal monarşinin ikili yapılarını sınırlandırmaya çalışan bir modern politik eleştirisi geleneği vardır.

Fakat bu gelenek Kant’tan Foucault’ya sürekli dışarıdan yaratılması gereken bir toplum alternatifini sürekli hataya düşerek modern egemenliğin üstüne kurmuşlardır; yani dışarıdan kurulması gerekeni içerden kurmuşlardır.

Fakat Modern politik eleştiri geleneğinde dikkate değer üç isim vardır: Marx, Spinoza ve Machiavelli.

Bu isimler her ne kadar toplumun çokluk alternatifini yeterli düzeyde kuramsallaştıramamışsa da yarattıkları ütopik bir dışarısı, yeni alanlara yer açmıştır.

 

Spinoza ve Machiavelli'nin krizi: Çokluk

Machiavelli’nin cumhuriyetçilik fikri, modern siyasetin kuruluşunun en önemli momentlerinden biridir.

Machiavelli, her ne kadar hükümdara önemli bir değer atfediyor gibi görünse de toplumsalın kuruluşunda, çatışmanın büyük bir rolü vardır: Toplum, dışarıdan bir sözleşme veya doğa durumundan geçiş ile değil kendine içkin bir şekilde kurulmaktadır; cumhuriyetin yayılmacılığı, kriz ve içkinlikle yan yana duran bir özgürlük diyalektiğidir aslında.

Roma imparatorluğunu analiz eden Polybus’a göre Roma üç yönetim biçimini sentezleyerek bu kriz anından, tarihsel döngünün yıkış momentinden kaçmıştır.

Fakat krizler ve çöküş aslında her gün alt edilmesi gereken kesinliklerdir.

Machiavelli’nin gösterdiği şey, antikitenin doğallığından ve modern sosyolojiden ayırıp politik ve kendine içkin bir alana yerleştirdiği cumhuriyet, kesinliği çözülmeye çalışılan fakat asıl diyalektiğinin yıkılma ve çürüme anında mümkün olan bir yayılmadır.

Politik eylemin uzamsal ve zamansal boyutları değil, kurucu mekanizmanın belirleyiciliği olduğu, yani krizin ontolojik belirleniminin asıl ayağı olduğunu göstermesi açısından Machiavelli, aydınlanma ve çokluğu evrensel kesinlik boyutunda ölçen düşünceyle zıtlık göstermektedir .

Şu anda içimizde yaşadığımız imparatorluk da tam bu kriz anının bir yansımasıdır.

Spinoza’ya göre, insan, kendini sınırlayan herhangi aşkın bir varlığa veya nedene bağımlı değildir.

Bu kilise olabilir, devlet olabilir; fakat insanın tekilliğini yaşatmak için hiyerarşik, dik bir düzlemde değil yatay bir düzlemde varlığını sürdürmelidir .

 Var olan her şey Tanrı’da vardır.

Bu yüzden varlık, varlığını kanıtlamak için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.

Spinoza’daki conatus kavramı, insanın var olma kudretini açıklar.

 İnsanlar olanaklar bağlamında birbirine eşittir; fakat yararlanabilme güçleri birbirinden farklıdır.

Çünkü Spinoza’ya göre, iyi ve kötü kavramları üzerine yapılandırılmış bir sistemi değil, insanın var olma kudretine bağlı olarak yaşamaya direnmeye koşuttur.

Conatus, üretici güç olan varlığın dışsallıklarla ilişkisini belirlemektedir.

Bu yüzden conatus, bireyci bir ahlak anlayışından farklı olarak, iyi olanı seçmektir de aynı zamanda.

 Negri’nin otonomi kavramı da bu üretici güçlerin, Spinoza’da tekilliklerin doğayla olan içkinliklerini kurmasına benzer bir şekilde, iktidardan ayrılmasını, ona itaat etmemesini açıklar.

 Machiavelli’nin cumhuriyet projesi egemenliği her ne kadar karşı-iktidar perspektifinden kurulmuşsa da ütopik bir teleoloji olmaktan kurtulamamıştır.

Egemenliği çokluktan alarak ‘Bir’in yönetimine bırakmıştır.

Fakat Spinoza’nın fikirleri bu krizin kilidini açmak için yeni bir anahtar olmaktadır: Çokluğun ortak payda’sı.

Hardt ve Negri, Spinoza’nın düşüncelerini kendilerine öncü olarak seçseler de Spinoza’nın da sonunda modern ontolojinin diğer eleştirmenleri gibi aynı yere çakıldığını söylemektedirler: Spinoza da bir mutlağın olumsuz sezgilerini ve mistik fantezilerini önererek yeni bir dışarısı kurmakta başarısız olmuştur.

Hardt ve Negri’ye göre modernizmden post modernizmeemperyalizmden imparatorluğa geçişte, artık modernliğin bir aracı olan içerisi ve dışarısı ikiliği yoktur: Bu ayrım silinmiştir.

Artık yönetimsellik bağlamında bütün alanların birbirine girdiği biyopolitik bir üretimle belirlenen İmparatorluk çağı başlamıştır.

Bir biyoiktidar figürü olan imparatorluk, çelişkili gibi görünse de oluş ve çöküş süreçlerini aynı anda barındırır.

Çünkü imparatorluk hem bir alternatif hem de sönümlendirilmesi gereken bir canavardır.

Nasıl ki Marx kapitalizmi komünizm için öncül bir sistem olarak formüle ediyorsa, İmparatorluk da aynı şekilde yeni bir çokluk tahayyülü için bir pharmakon’dur.

Çünkü bu krize çözüm bulduğu ölçüde uzamsal ve zamansal bir askıya alma eyleminin içine girecektir.

Machiavelli’nin virtu’sunda yayılmanın diyalektiğinin kriz ve çatışma ölçüsünde gerçekleşmesi ancak krizin ve yeniden üretimin aktüel birlikteliğiyle mevcut duruma gelmektedir. İmparatorluk İmparatorluğun içkin bir formda gerçekleşmesinin bir örneğidir diyebiliriz.

Aydınlanmanın bütünselci diyalektiği ele alınırsa, bu krizin çözülmesi mümkün ve elzemdir.

Fakat çokluk ancak çözümsüzlükle, hareketli bir şekilde otonom anlamda yaşamaktadır.

Çünkü çokluk, çelişkilerle doludur; eğer çokluk çözülecek bir problem haline gelirse, Hobbes’un Leviathan’ının geri dönmesi işten bile değildir.

Foucault’nun ancien regime ve Fransız klasik dönemine gönderme yaparak kuramsal hale getirdiği disiplin toplumundan kontrol toplumuna geçiş, emperyalizmden imparatorluğa geçiş, modernizmden post-modernizme geçişin örneklendirilmesi için işlevseldir.

Kontrol toplumuna geçişten önceki basamakta, yani disiplin toplumunda dispozitif’ler toplumsal hiyerarşiyi sağlayan aygıtlardır; bunlar toplumsal düzeni sağlayan heterojen fakat bütünlük halinde düzenlemeyi sağlar.

Lakin kontrol toplumu disiplin toplumundan farklı olarak yönetim anlayışının, üretim biçimleri ve ilişkilerinin evrim geçirdiği yeni bir biyoiktidar meydana getirir.

Yeni iktidar, disiplin toplumunda olduğu gibi tek yönlü bir tahakküm değil, çok yönlü, yani bir network haline getirdiği ve demokratik araçlarla tek tek bireylerde içselleştirdiği dispozitifler kullanır.

İktidar, böylece, yurttaşlar üzerinde sadece ölüm hakkına değil, yaşam hakkına da sahip olur.

Bu şekilde, biyoiktidarın yeniden ve yeniden ürettiği bir hayat vardır.

İktidar artık doğrudan beyinleri ve bedenleri yaşama ve yaratma arzusundan ayrı bırakmak üzere şekillenir.

Disiplin toplumu içerisinde bireyle iktidar arasındaki ilişki sabit olmuştur, nicel anlamda bir egemenlik anlayışı mevcuttur; fakat kontrol toplumunda toplum tamamen iktidar mekanizması tarafından tasarlanır ve virtüel olarak gelişir.

Bu ilişki açıknitel ve duygulanımsal'dır.

 

Yeni Bir Proletarya Tahayyülü

Marx, Grundrisse’de anlama şeklimizin güncel toplumsal olaylara uygun olması gerektiğini, dolayısıyla da tarih boyunca değişmesi gerektiğini açıklar.

Yöntem ve töz, biçim ve içerik olarak birbirine tekabül etmelidir.

Bu yüzden Hardt ve Negri, Marx’ın teorisinin ötesine geçmeyi önermişlerdir: Maddi olmayan emeğin emek-sermaye ilişkisinde hegemonik duruma gelmeye başladığını savunmuşlardır; üretimin geleneksel olan maddi mallardan taşarak toplumun kültür, ideoloji gibi alanlara yayıldığını ifade etmişlerdir.

Bu durumda üretilen şey sadece maddi emek değil aynı zamanda topluma içkin olan biyopolitik üretimdir.

Yani kapitalist üretimin belirlenimi olan değer yasası, emeğin zaman ölçülebilirliğine eşitliğini kaybetmiştir.

Maddi olmayan emeğin hegemonyası altında çalışma günü ve üretim zamanı ciddi ölçüde değişmiştir.

Şu anda büyük şirketlerdeki çalışma ve mesai saatlerine baktığımızda, esneklik ve hareketlilik bir norm haline gelmektedir.

 Maddi olmayan emek artık ortak paydanın zeminini oluşturmaya ve toplumsal bir yaşamı hazırlamaktadır.

Fikirleri, bilgileri ve duygulanımsallığı oluşturan maddi olmayan emek, toplumsal ve biyopolitik yaşamı üreten bileşenlerdir.

Marx, sermayeye toplumsal yaşam özelliği atfettiğinde, emeği canlı emek olarak tanımladığında da bu tartışmanın kıyısından geçmektedir aslında.

Hatta Marx’ın canlı emek kavramı ile Spinoza’nın conatus kavramı düşünüldüğünde toplumsal yaşamı şekillendirme anlamında bir benzerlik de kurulabilir.

Maddi olmayan emek aynı zamanda sermayeye bir dışsallık yaratabilme ihtimaline sahiptir; çünkü işbirliğinin üretimi emeğe içseldir.

Emek ve değer artık biyopolitiktir; çünkü yaşamak ve üretmek birbirinden ayrılmaz hale gelmiştir.

Yaşamın tamamı üretim ve yeniden üretimle dolu hale geldikçe, toplumsal yaşam bir makine haline gelmektedir .

Biyopolitik demek, emek anlayışının ücretli emekle sınırlı olmamasıdır; insanın yaratıcı kapasitesinin tümünü ifade etmesidir aynı zamanda.

Çoğullukla birlik arasında duran çokluk indirgenemezdir; ortak hareket eden tekilliklerdir.

Spinozist bir kavramdır: Ereksellik dışında hareket eden, içkin bir yaşamı ortaya çıkaran bir potentia’dır.

Biyolojik ve kimyasal yenilikler, tarımsal alanlarının enformasyonelleşmesi, tohum klonlaması gibi teknolojik gelişmeler, yani yeni teknikler ve toplumsal öznelerin işbirliği emeğin yeni topolojisini çizmektedir.

Aynı zamanda yeni sömürü pratikleri ve yapılarını yeniden üretip şekillendirmektedir.

 

Sonuç

Avrupa’nın ve Dünya’nın her yerindeki imparatorlukların antikiteden beri devam eden egemenlik ve tekliğe dayalı düşüncesi ve her krizde bu anlayışı yeniden ve yeniden üretmeye bir alternatiftir çokluk.

Bu çokluk krizin çözülmesiyle, sona erdirilmesiyle meydana gelemez.

Emperyal İmparatorluk çift başlıdır; biyoiktidar kontrol toplumunu ağlaştırdığı dispozitifler ile yönetmeye devam ederken, sermayenin olumlanması ile meydana gelen biyopolitik üretim virtüel güçleri ile ortak paydayı meydana getirir.

Bu noktada sermaye hem sömürünün emek-değer teorisi etrafında ölçü-dışı bir aktüel, hareketinin dayanağı hem de tekilliklerin özgünlüğünü kaybetmeden içkin bir anlamda oluşturabileceği potentiadır.

Spinoza’nın potestas-potentia kavramları tam da bu noktada yardıma koşmaktadır.

Çünkü çokluklar herhangi bir hiyerarşinin onlara hükmetmediği, Hegel’in özneden bağımsız bir hale gelen devletini tamamen dışladığı, tözün kendilerinde bulunup aşağıdan yukarıya demokratik bir sürekliliği sağladıkları yeni bir halk olmayan halk yarattıkları müşterekliktir.

Deleuze ve Guattari’nin sözleriyle, halk artık kayıptır.

Çünkü ne siyasal ne de ekonomik anlamda, biyopolitik üretimin önüne geçen hegemonik bir öncül yoktur. 

Zoe ve bios birbirinin içinde kaynamaktadır artık.

Dolayısıyla, Dünya, İmparatorluk ile beraber Agamben’in istisna hali dediği bir konum işgal etmektedir.

Savaş birden patlak veren değil, artık süreklileşen hale gelmiştir.

 Bundan dolayı savaş bir coğrafyaya ait olan değil, dünyayı bir ağ şeklinde kaplayan bir gerçek haline dönüşmüştür.

Modernizmin düzenli halk potansiyeli ortadan kalktığı kadar, modern ordu kavramı da yeni dünya ağ düzeni’ne, imparatorluğa paralel bir şekilde tedavülden kalkmaktadır.

Hem savaş hem de emperyalizmin silikleşmesi bağlamında tek-taraflılık ve çok-taraflılık tartışması anlamsız hale gelmektedir. Çünkü artık tek bir yönetenin, tek bir merkezden karar alması bu ağ iktidardan bağımsız hale gelmesi, imkânsızdır.

Bu yüzden, emperyalizm artık küreselleşmenin gölgesinde kalmıştır.

Günümüzde bütün savaşlar, enformasyon, istihbarat ve teknoloji dayanaklı net-war (ağ savaş) olma eğilimindedir.

Bu sayede iki başlı imparatorluk, biyoiktidar, hem toplumu uzaydan okyanuslara kadar ulaşan biyopolitik araçlarla denetlerken hem de savaşması gereken direniş ağları oluşturmaktadır.

Direniş ağları, merkezsiz bir yapı ihtiva etmekte, Meksika’da Zapatistalar, Amerika Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü protestoları, Türkiye’de Gezi İsyanı gibi hiyerarşisiz ağ örgütlenmelerinin sosyo-politik zeminini hazırlamaktadır.

Çokluk, modernizmin, egemenliğin, dışlayıcı Avrupa-merkezciliğinin yeni bir fizyolojiye bürünmesidir.

Artık bir post-human çağına adım atıyoruz; neo-liberalizmin ve sermayenin arı kovanları gibi küçük alanlara böldüğü tikellikler kendilerine otonom bir potansiyel aramak için yola çıkıyor.

Toplumun ekonomik ve siyasal alanları biyo-iktidarın düzenleyici pratikleri karşısında yeni biyopolitik üretimler gerçekleştiriyor; Deleuze ve Guattari’nin rhizome’undaki gibi içkin bir olumlamayla teknoloji ve post-endüstriyelleşme emek alanındaki ekonomik ve siyasal alanları dönüştürmeye devam ediyor.

İmparatorluğun çerçeve içine almaya çalıştığı çokluk, bir egemenlik projesi üretilmeye çalışıldıkça kendini yeniden üretiyor ve kapitalizmin deneyim değil, yaşantıya uygun pratiklerini yeni bir dinamiğe doğru yönlendiriyor.

İçinde bulunduğumuz zamanı elverişli kılan şey ne teknolojinin vahşiliği, ne politikanın sonunun geldiğini söyleyen demokrasinin küresel krizi ne de istisna haline gelen küresel krizdir.

Elverişli olmasının sebebi çokluğun kurucu gücünün ortak paydası, kendi tikelliklerini yok etmeden meydana getirebileceği potansiyelin olgunlaşmış olmasıdır.

Doğrusal olarak ilerleyen tarihin, Kronos’un sabit tik takları değil, Kairos’un ani dışa vurumu devrimci siyasetin, çokluğun arayacağı an olmalıdır.

Bu, Machiavelli’nin belirttiği yüksek siyaset anıdır; yeni bir kurucu zamansallıktır.

Hak ihlallerine, biyoiktidarın şiddetine, eşitsizliklere karşı şikayetler bir kairos anında, belli bir zamanda yaşayacağımız bir olayla, çoktan yaşanmış bir geleceğe atılacağımız okla, aşkın, duygulanımın yani çokluğun eyleminin patlak vermesine yol açacaktır. 

 Karl Marx 1818-2018

 

Bugüne kadar şerefli sayılan ve yüceltilen ne kadar meslek varsa,  burjuvazi bunların hepsinin kutsallık halesini çıkarıp atmıştır.

 

Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, bilim adamını da kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.

 

Belirli bir alanın özgürlüğünü savunmak, hatta anlamak için, o alanın asli tabiatından yola çıkmak gerekir, dışsal ilişkilerinden değil.

 

Peki basın, kendini para kazanılan bir iş düzeyine indirgemekle, acaba kendi tabiatının asaletine uygun davranıyor, tabiatına bağlı kalıyor mu?

 

Elbette yazar yaşamını sürdürmek ve yazmaya devam edebilmek için para kazanmak zorundadır, ama asla para kazanmak için yaşayamaz ve yazamaz.

 

Şair Béranger diyor ki:

Sadece şarkı yazmak için yaşıyorum.

Şayet beni kovarsanız Prensim,

O zaman yaşamak için şarkı yazarım.

 

Bu tehditte ironik bir kabul var: Şiir şair için bir geçim aracına dönüştüğünde, şair kendi alanını terk etmiş demektir.

 

Yazar eserine bir geçim aracı olarak bakamaz.

 

Eser kendi başına amaçtır, yazar için de başkaları için de bir araç olmaktan o kadar uzaktır ki, gerektiğinde yazar eserin varlığı için kendi varlığını feda eder.

 

Basın özgürlüğü, en başta, yazarlığın para kazanılan bir iş olmamasına dayanır. 

 

Basını maddi bir araca indirgeyen yazar, kendi içindeki esaretin cezası olarak dışsal bir esareti, sansürü hak ediyor demektir – daha doğrusu, yazarın bizzat varoluşu, onun cezası haline gelir.

Tabii basın aynı zamanda bir iş kolu olarak da var olur – ama bu, matbaacıları, yayıncı ve kitapçıları ilgilendiren bir durumdur, yazarları değil.

 

Aynı tür emek üretken emek de olabilir; üretken olmayan emek de.

 

Mesela, Kayıp Cennet’i 5 sterline yazan Milton üretken olmayan bir emekçiydi.

 

Öte yandan yayıncısına fabrika usulü ürünler veren yazar üretken bir emekçidir.

 

İpek böceği neden ipek üretiyorsa Milton da aynı sebepten Kayıp Cennet’i yazmıştı.

 

Bu, onun doğasının bir etkinliğiydi.

 

Sonradan bu ürünü 5 sterline sattı.

 

Fakat, yayıncısının talimatları doğrultusunda kitaplar imal eden Leipzigli yazın proleteri kabaca üretken bir emekçidir çünkü onun ürünü daha en başından sermaye tarafından içerilmiştir ve üretilmiş olmasının yegâne sebebi o sermayeye değer katmaktır.

 

İşin bölüşümü yapılmaya başlanır başlanmaz, artık herkesin, kendisine dayatılan ve içinden çıkamayacağı belirli ve kesin bir faaliyet alanı vardır.

 

Avcıdır, balıkçıdır, çobandır ya da eleştirel eleştirmendir; ve geçim araçlarını kaybetmek istemiyorsa eğer, öyle de kalmak zorundadır.

 

Oysa hiç kimsenin kesin bir faaliyet alanına sahip olmadığı, dilediği her alanda kendini yetiştirebildiği komünist toplumda, genel üretimi toplum düzenler.

 

Böylece de bana, dilediğimce, bugün bu işi, yarın bir başka işi yapabilme – avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmamı gerektirmeden, sabah ava çıkıp öğleden sonra balığa gitme, akşamları hayvan yetiştirme, yemekten sonra da eleştiri yapma olanağı sağlar.

 

Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir: Yani, toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikrî güçtür.

 

Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde denetim kurar; böylelikle zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de, genel olarak, kendine tabi kılar.

 

Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikrî ifadesinden, düşünceler halinde kavranan egemen maddi ilişkilerden, yani bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerden başka bir şey değildir

 

Özel mülkiyeti ortadan kaldırmak istiyoruz diye dehşete düşüyorsunuz.

 

Oysa sizin mevcut toplumunuzda nüfusun onda dokuzunun özel mülkiyeti ortadan kaldırılmış durumda; özel mülkiyetiniz ancak onda dokuzun buna sahip olmaması sayesinde ayakta duruyor.

 

Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor, ve insanlar nihayet kendi gerçek hayat koşullarıyla ve hemcinsleriyle ilişkileriyle apaçık yüzleşmeye zorlanıyor.

 

Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır.

 

 Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın yapısını gerçekte kurmadan önce hayal gücünde kurabilmesidir.

KRİZİ ‘ÇOKLUK’ KAVRAMIYLA ANLAMAK: BİYOPOLİTİKA, GÜÇ VE İÇKİNLİK   Başlangıç olarak , sözlükteki karşılıklarına bakılırsa,  halk ’ın söz...